28 Kasım, 2011

345 - İspanyol Korku/Gerilim Sineması

Pazartesi, Kasım 28, 2011 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok
Birileri bir süre önce böyle bir başlık açacağımı söylese herhalde inanmazdım. Eşim, normal, acayip ve aşırı uca kaçan her türlü korku ve gerilim filmini severek izleyen bir insan olduğundan "üzüm üzüme baka baka kararır" atasözümüz bu durumu iyi özetliyor sanırım. Konumuza gelirsek...

İspanyol sineması son yıllarda korku/gerilim filmlerine kaliteli bir şekilde katkıda bulunuyor. Hollywood'un korku filmlerinden ve klişelerinden bıktıysanız, bu film türüne bir de İspanyolların gözünden bakın. Yükselen isimlerden biri yönetmenliğini veya yapımcılığını yaptığı filmler ile adını duyuran Meksikalı Guillermo del Toro. Bu filmler arasında Biutiful, Pan'ın Labirenti, Yetimhane (Orphanage), Deney (Splice) gibi filmler bulunuyor.

Julia'nın Gözleri
Del Toro, yakın zamanda izlediğim Julia'nın Gözleri'nin (Los ojos de Julia) de yapımcılığını üstleniyor. Film, ikiz kardeşinin şüpheli intiharının ardından ölümünü araştıran bir kadının hikayesini anlatıyor. İki kardeşte de gözlerinin zaman içinde görmemesine neden olacak bir rahatsızlık bulunuyor. Filmin sağlam bir senaryosu var, gereksiz irkiltme hamlelerinde bulunmuyor ve iyi başrol oyuncularına sahip. Olması gerektiğinden birazcık uzun olduğu söylenebilir. Kesinlikle tavsiye edilir.

Diğer İspanyol korku/gerilim filmleri arasında ünlü olmuş şu filmleri görüyoruz: 2001 tarihli Diğerleri (The Others) filmi İspanyol Alejandro Amenabar'ın imzasını taşıyor. Johnny Depp'in başrolünde olduğu 9. Kapı (The Ninth Gate) İspanyol bir yazarın romanından uyarlanmış. Ayrıca 1996 tarihli Tez (Tesis) ilgi çeken korku filmlerinden biriyken, 28 Hafta Sonra (28 Weeks Later) da İspanyol bir yönetmene sahip.

Diğerleri
Dikkat çeken diğer korku filmleri arasında Los sin nombre (The Nameless), kısa film Aftermath, El espinazo del diablo (The Devil's Backbone), El habitante incierto (The Uninvited Guest), Eskalofrio (Shiver), Frágiles (Fragile) bulunuyor.

Biliyorsunuz Hollywood son zamanlarda diğer ülkelerin başarılı filmlerini alıp bir de ben çekeyim diyerek İngilizce versiyonlarını ortaya çıkarıyor. Örnekler arasında ise bazıları başarılı bazıları başarısız şunlar var: The Experiment (Das Experiment, Almanya), The Departed (Internal Affairs, Hong Kong), The Ring (Ringu, Japonya), The Grudge (Ju-On, Japonya), Vanilla Sky (Abre Los Ojos, İspanya)... Hollywood filmleri dünyaya daha iyi ulaşabildiği için de maalesef bazı filmlerin orjinallerini bilmeden Amerikan versiyonlarını izliyoruz. İspanyol korku sineması da bu durumdan nasibini almış durumda. Örneğin 2007 tarihli kaliteli korku filmi [Rec], Quarantine adında yeniden çekilmiş. 

28 Hafta Sonra
Hollywood dışında diğer ülkelerin sinemalarına ve arada sırada olsa bile korku/gerilim filmlerine ilgi duyuyorsanız, İspanyol filmlerine bir göz atmayı ihmal etmeyin.

Dipnot: Hollywood'un yeniden çekimleri hakkındaki İngilizce bir yazı için buraya tıklayın. İspanyol korku sinemasının özellikle 70 ve 80'li yıllarının öne çıkan filmlerinin bir listesi için buraya tıklayın.

27 Kasım, 2011

344 - Alice Harikalar Diyarında Sendromu

Pazar, Kasım 27, 2011 Gönderen Berna Arslan , , , 2 yorum
Yazıldığı zamandan beri bir ilham kaynağı olmaya devam eden "Alice Harikalar Diyarında", adını bir nörolojik rahatsızlığa da vermiş. İnsanın algısını değiştiren bu durumda mikropsi (nesneyi olduğundan küçük görme) ve makropsi (nesneyi olduğundan büyük görme) görülebiliyor. Bu rahatsızlığın ortaya çıkmasını migren, beyin tümörü veya psikoaktif maddeler tetikliyor.


Bu sendromun neden olduğu belirtiler gibi algı bozukluklarını uykuya dalmadan önce normal insanlar da yaşıyor. Ayrıca çocukken de bu tip algı bozuklukları görülebiliyor. Tedavi için ise migren için verilen ilaçlar kullanılıyor. 

22 Kasım, 2011

343 - Antik Yunan Heykelleri Renkliymiş!

Salı, Kasım 22, 2011 Gönderen Berna Arslan , , , , , 1 yorum
Bu benim için oldukça şaşırtıcı bir haber oldu. Yıllardır gördüğümüz beyaz Antik Yunan heykelleri aslında parlak renklere boyanırmış. Yıllar içinde renklerini kaybettiklerinden herkes orijinallerinin de renksiz olduğunu düşünüyordu. Aynı zamanda renksiz olduğunu düşündüğümüz tapınaklar da boyalıymış. Zaman içinde beyazlaşan heykellerin hangi renklere boyandığını bugünkü teknoloji ile söylemek mümkün. Aşağıdaki resim biraz hayalkırıklığı yaratabilir, ama gerçek heykellerin zamanında böyle göründüğü düşünülüyor:


Tablolar için de kullanılan bir ışık tutma tekniği ile fırça darbeleri ve yüzeydeki farklılıklar görülebiliyor. Aynı teknik heykellere uygulandığında, farklı renkler farklı oranlarda solduğu için ve bazen alt katmanlardaki boyalar üsttekiler tarafından daha fazla korunduğu için, detaylı örüntüler görülebiliyor. 

Başka bir teknik ise ultraviyole ışığın kullanılması. Organik bileşenlerin florasan ışık gibi parlamasını sağlayan ultraviyole ışınları, heykellerin üzerinde kalmış çok az miktardaki pigmentlerin parlamasını sağlayabiliyor. Bu teknikler ile desenler belli olsa da, heykellerin hangi renklere boyanmış olduğu sorusu da önem taşıyor.

Yıllar renkleri soldursa da, renkleri oluşturmak için kullanılan bitki ve hayvanlardan veya taş ve kabuklardan elde edilen pigmentlerin hikayesi yine ışık yardımıyla bulunabiliyor. Kızılötesi ve X ışınları sayesinde boyaların hangi maddelerden oluşturulduğu ve böylece aşağı yukarı ne renk oldukları çözülüyor. Bu bilgi, hangi dalgaboylarının ne kadar emildiği gözlemine dayanıyor.

İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde İskender Lahdi adlı çarpıcı ve önemli bir eser var. İşte bu eserin bugün bildiğimiz halinden bir bölüm:


Bu da gerçekte olduğu düşünülen hali:

Yoksa Antik Yunan'lılar o kadar da zevkli değil miydi?

Bu bilgi Antik Yunan'ı hayal edişimizi tamamen değiştirebilir. Heykel ve tapınaklar bir yana, o zamanda yaşamış insanların bile genelde beyaz giyindiğini düşünüyorduk. O dönemi konu alan film ve dizileri gözünüzün önüne getirirseniz beyazın hayalimizdeki Antik Yunan'daki hakimiyetini farkedeceksiniz.

20 Kasım, 2011

342 - Ezilenlerin Tiyatrosu

Pazar, Kasım 20, 2011 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Birkaç sene önce Theodor Heuss Kolleg adlı bir vakıf tarafından düzenlenen bir seminerler dizisine katılmıştım. Kültürlerarası iletişimi ve demokrasiyi destekleyen bu vakıf Almanya merkezli, ancak eski Sovyet ülkelerinden birçok üyesi bulunuyor. Yaz semineri ile başlayan aktivite bir yıla yayılıyor ve toplam dört seminerde son buluyor. Yaz semineri 15 gün civarında sürüyor, farklı ülkelerden insanlarla tanışıyorsunuz, seminerin konusu ne ise o konuda çeşitli çalışmalarda bulunuyorsunuz. Benim katıldığım seminer "hoşgörü" üzerineydi. Polonya, Rusya, Bulgaristan, Ermenistan, Sırbistan gibi birçok ülkeden gelen arkadaşlarımız vardı. İlk seminerin sonunda tek başınıza veya bir diğer ülkeden gelen arkadaşınızla bir proje fikri geliştirmeniz ve gelecek yıl boyunca vakfın da desteği ve yönlendirmesi ve iki buluşma ile bu projeyi hayata geçirmeniz bekleniyor.
Augusto Boal
Biz iki Türk olarak Ermenistan'dan gelen arkadaşımız ile bir proje geliştirmeye karar verdik. Toplumlar arasındaki önyargılar üzerine bir şeyler yapmak istedik. Seminer boyunca çeşitli yöntemler öğrenmiştik, "forum tiyatrosu"nda karar kıldık. O güne kadar forum tiyatrosunun ne olduğundan ve nasıl uygulanacağından haberimiz yoktu. Tiyatro denince akla ne gelir? Repliklerini önceden ezberlemiş oyuncuların onlarca kez prova ettiği belli bir oyunu izlemektir aslında. Son zamanlarda seyirciyi de içine katan interaktif oyunlar da var elbet. Forum tiyatrosu da seyirciyi içine katıyor ancak bir amacı var, o da oyundaki problemi çözmek. Oyun bir güç dengesi üzerine kurulu, yani ezenler ve ezilenler hakkında olmalı. Adı üstünde bu bir "ezilenlerin tiyatrosu". Sahne bir sorunu ortaya koyar ve daha sonra oyuncular donar. Şimdi sıra izleyicidedir. İzleyiciler içinden gönüllüler, sahneye gelmek ve oyundaki ezilenlerden, yani kurbanlardan birinin yerine geçerek bu soruna nasıl bir çözüm getirebileceğini göstermek durumundadır.

İzleyici, oyuncunun yerine geçer ve diyaloglar ile durumu düzeltmeye çalışır. Daha sonra bunun bir çözüm olup olmayacağı diğer izleyiciler ile tartışılacaktır. Bizim senaryomuzda kızının Ermeni bir oğlanla evlenmesini istemeyen bir Türk babası yer alıyordu. Üzücü bir şekilde izleyicilerin çoğu babanın yerine geçmek istedi. Bu kolay bir yol, çünkü ezilen olarak tepki vermek yerine, ezeni değiştirmek gerçek hayatta uygulayamayacağınız bir şey. Türk filmindeki kötü babayı değiştirip yerine Hulusi Kentmen'i koymak gibi... 



"Ezilenlerin Tiyatrosu", Brezilyalı Augusto Boal tarafından ortaya konmuş bir kavram ve forum tiyatrosunun yanında birçok başka biçimi destekliyor. Amaç toplumsal hayattaki gerçekliği kavramak ve değiştirmek için tiyatroyu kullanmak. Dün, Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekleşen "Augusto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu ve Yaratıcı Süreç" adında bir çalıştaya katıldım. Düzenleyen kişi ise Prof. George Emilio Sanchez idi. Öncelikle grubun birbirine alışması, rahat hareket edebilmesi ve birbirine güvenebilmesi için çeşitli oyunlar ve egzersizler yapıldı. Daha sonra ise bazı sorunlar hakkında düşünülmesini sağlayacak oyunlara geçildi. Genel olarak oldukça eğlenceli ve faydalı bir gündü. Katılımcılar arasında öğrenciler ve bu yöntemleri daha sonra sınıflarında kullanmayı düşünen öğretmenler vardı.

Eğer ilginizi çektiyse Augusto Boal'ın Boğaziçi Üniversitesi Yayınları'ndan Türkçe olarak çıkmış üç kitabı bulunuyor. Bunlar "Arzu Gökkuşağı", "Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar için Oyunlar" ve "Ezilenlerin Tiyatrosu". 

Dipnot: Theodor Heuss Kolleg çalışmalarına katılmak için Almanca, İngilizce veya Rusça bilmeniz gerekiyor. Yol ve proje yürütme masraflarınız onlar tarafından karşılanıyor. Türkiye'de çok reklam yapmadıklarından katılım az, ama Türklerin katılımını istiyorlar. Bilgi için buraya tıklayın.

18 Kasım, 2011

341 - Batıda "Ben", Doğuda "Biz"

Cuma, Kasım 18, 2011 Gönderen Berna Arslan , yorum yok
Bilim dünyası, ABD'liler ile Uzakdoğulular arasındaki kültür farklarını araştırmayı seviyor. Bu kültürler arasındaki farklar genelde bireysellik/toplumsallık adlı bir ölçüte indirgeniyor. Amerikan kültürünü bireysellik temsil ederken, Uzakdoğu kültüründe toplumsallık öne çıkıyor. Bireysel kültürlerde bireyin toplumdan ne kadar farklı ve bağımsız olduğu vurgulanıyor. Toplumsal kültürlerde ise bireyler arasındaki uyum ve diğerlerine karşı sahip olunan sorumluluklar önem taşıyor.

Bu kültür farklarının, kişiliği, olaylara bakış açısını, ahlak anlayışını ve hatta daha düşük bilişsel seviyelerdeki davranışları etkilediği düşünülüyor. Farkların ne kadar ileri gittiğini açıklayan bir örnek, Nisan 2004'te gerçekleşen bir rehine olayı. Irak'a gitmiş birkaç Japon orada rehin alınıyor ve serbest bırakılmaları karşılığında fidye isteniyor.

Bu gibi durumları sıkça Amerikan filmlerinde görürüz. Genelde masum rehineler, bir kahraman tarafından kurtarılır ve eve döndüklerinde kendileri de kahraman gibi karşılanır. Japonya'da ise durum tam tersine: Japon hükümeti başta olmak üzere Japon halkı rehineleri suçlu görüyor. Hükümetin 'Irak'a gitmeyin' uyarısına rağmen oraya giderek tüm halkı ve hükümette çalışanları zor bıraktıkları düşünülen rehineler, ülkelerine geri döndüklerinde öyle olumsuz şekilde karşılanıyorlar ki, terapi görmek durumunda kalıyorlar. Ayrıca döndüklerinde gördükleri tepkinin Irak'ta rehin kalma deneyiminden bile daha beter olduğunu belirtiyorlar.


Peki biz Türkler neredeyiz? Japonlar kadar toplumsal değiliz elbet. Bireysellik kültürü ise inceden inceye işleniyor ve özellikle gençler arasında yaygınlaşıyor. Ama bizde önemli olan bir kavram ortaya çıkıyor; o da aile. Türkler için aile çok önemli. Aileyi mutlu etmek, gururlandırmak, kişinin kendisini de mutlu ve gururlu hissetmesini sağlıyor. Kişi kendisini tanımlarken, ailedeki yerinden, aile ilişkilerinden de sıkça bahsediyor. 

Dipnot:  Konuyla ilgilenmek isteyenler Çiğdem Kağıtçıbaşı'nın makalelerine bakabilir. Ayrıca burada ve şurada konu ile ilgili önemli kaynaklar var.

14 Kasım, 2011

340 - Neslimiz Neden Mahvoldu

Pazartesi, Kasım 14, 2011 Gönderen Berna Arslan , 2 yorum
Bugünün genci hangi özellikleri ile tanınıyor? Olumlu veya olumsuz aklıma gelenler şunlar: gününün büyük kısmını bilgisayar başında geçiren, amacına hızlı ulaşmak isteyen, bilgi sahibi, sabırsız, her şeyi aynı anda isteyen, bencil, eleştirel, az beğenen, aynı anda birçok iş yapmaya koşullanmış, fikirlerini internetteki sosyal ortamlarda söylemeye meyilli, politika ile fazla ilgilenmeyen vs. vs...

Peki biz nasıl bu hale geldik? Bunun için her toplumda, her kültürde farklı nedenler vardır elbet, ama küreselleşme sayesinde birçok ülkedeki insanların davranışları ve düşünce yapıları birbirine benzemeye başladı. Bugünün gencinin babasının nesline ait olan John Cheese, "Wall Street'i işgal et" hareketi üzerinden bugünün gencini ve nasıl bu hale geldiğini irdeliyor. Önemli nokta ise kendi neslinin neyi yanlış yaptığı üzerinde durarak bunu yapması. Sırayla 5 maddede bugünün gencinden özür diliyor. Neden mi:

#5 Ağır işlerde çalışmanın utanılacak bir şey olduğunu söylediğimiz için
Genç: Bir önceki nesile çok kızıyorum.
Terapist: Neden?
Genç: Çünkü ben büyürken, eğer ileride "McDonalds'ta hamburger kızartmak" istemiyorsak, üniversiteye gitmemiz gerektiği vurgulandı. 
Terapist: Ee?
Genç: Şimdi hepimiz üniversiteye gittik, iş bulamıyoruz ve aynı insanlar burgercide çalışmadığımız için bizi suçluyor ve salak gözüyle bakıyorlar!

Siz de ebeveynleri tarafından başarılı olması ve üniversiteye gitmesi için heveslendirilmiş bireylerdenseniz, herhalde yukarıdaki diyalog yabancı gelmeyecektir. Cheese, kendi neslinin burgerci gibi işlerde çalıştığını ve daha sonra bu durumu çocuklarını korkutma aracı olarak kullandıklarının altını çiziyor. Bu yüzden gençlerde oluşan imaj, üniformalı veya haftada çok çalışma saati gerektiren işlerin toplumsal olarak kabul edilemez olduğu. Türkiye'de belki de bunun en iyi örneği derslerde başarısız olmalarına rağmen yıllar boyu ebeveynleri tarafından okuması için zorlanan, özel ders aldırılan, en sonunda da özel üniversitelere gönderilen bireyler. Yazar, böylece bu neslin neden tatminsiz olduğuna dair de bir nedeni belirtmiş oluyor, çünkü bu nesil kendini her iş için fazla iyi görüyor.

#4 Üniversitede okumanın iş garantisi getirdiğini ima ettiğimiz için

Herkesin üniversiteye gitmesi yeni bir durum. Bizim dedelerimizin nesli üniversiteye gitmedi ve üniversite diplomasına sahip olanların hemen bir iş bulabileceğini düşünmeleri normaldi. Oysa şimdi diplomalı gençler çoğunlukta, ama iş bulamamaları onların suçu değil. Diploma alanların yüzde 40'ından fazlası üniversite derecesi gerektirmeyen işlerde çalışırken, birçoğu da kendi alanının dışında çalışıyor. Türkiye'ye bakarsak, alan değiştirmenin çok yoğun olduğunu görüyoruz, çünkü zaten kimse diplomanızda ne yazdığı ile ilgilenmiyor. Özellikle kriz dönemlerinde ve sonrasında deneyimsiz yeni mezunlar az ücretle çalıştırılmak üzere işe alınıyor ve üniversiteden sonraki yüksek öğrenim, iş hayatında değer kazandırmıyor.


#3 Genç olmaya 7 yıl daha eklediğimiz için

Bu kesinlikle katıldığım bir madde, belki de en önemlisi. Üniversite eğitimi ile birlikte, bir gencin ailesinin yanında veya ailesinin maddi yardımıyla yaşadığı yıllar artıyor. Bu da bir türlü olgunlaşamayan bir nesil yaratıyor. Bu yüzden 25 yaşındaki bir adam hala anime figürleri biriktiriyor ve 30 yaşındaki bir adam gecelerini gençlerle x-box oynayarak geçiriyor. Şimdi çevrenizi ve kendinizi düşünün, siz de muhtemelen bu bahsedilen kişilerden birisiniz. Ve acayip gelmiyor, çünkü etrafımızdaki kültür de artık bunu destekliyor. Örneğin "The Big Bang Theory"i izlemeyi seviyoruz, çünkü orada bir grup büyümemiş adam var ve bizi eğlendiriyorlar.

Aynı şekilde evlilik yaşı da arttı. Bu artışı en çok destekleyenler de anne-babalarımız olmadı mı? Birçoğumuz için 25'ten önce evlenmek çok genç evlenmek demek. Hele çocuk sahibi olmak... "Ben hala çocuğum" diye bir laf var mesela bu durum için üretilmiş. 25 yaşındaki insanlar bu lafı kullanmakta bir sorun görmüyorlar, çünkü biz "hala çok genciz".

#2 Eğlencenin bir değeri olmadığı algısını yarattığımız için

Eskiden bir albümü bulmak ve almak zordu. Aynısı filmler için de geçerli. İnternet ile birlikte bu tip şeylere ulaşım çok kolaylaştı ve böylece gözümüzde gittikçe değersizleştiler. Eskiden çok uzun zaman ve oldukça para gerektirecek gigabyte'larca müziğe şimdi ulaşım çok çok rahat. 

Korsanlığın artışını gören Hollywood da parasını blockbuster diye tabir edilen, çok izleyici çekecek, popüler filmlere yatırmaya karar verdi. Böylece daha kaliteli, yaratıcı filmlerin sayısı düşmeye başladı. 

#1 Dışarı çıkmak için bütün nedenleri elinizden aldığımız için

Bu durumu sanırım en iyi aşağıdaki karikatür özetliyor. 15 yıl önceyi ve bugünü karşılaştırıyor ve eskiden farklı alanlarda yaptığımız her şeyi bugün sadece bilgisayar ile yaptığımızı gösteriyor. Bundan ben de kendi adıma şikayetçiyim. Çocukların çoğu bilgisayar ve oyun konsolları karşısında zaman geçiriyor. Bu durum, obezite ve diyabet gibi sorunları da beraberinde getiriyor. Ayrıca sınıf dışında ve yetişkinler olmadan çocuklar arasındaki iletişimi de kısıtlıyor ve çocukların birarada yaşadığı eğlenceli ortamlar maalesef kayboluyor.

Son olarak, yazar bunların hiçbirini bilerek yapmadıklarını ama bu neslin yine de tüm bu "gelişim"den acı çektiğini belirtiyor.



Kaynak: http://www.cracked.com/blog/5-ways-we-ruined-occupy-wall-street-generation/

339 - Hareket Eden Aşk Heykeli

Pazartesi, Kasım 14, 2011 Gönderen Berna Arslan , , 2 yorum
Gürcistan'ın Batumi adlı kentinde metalden "Aşk" heykeli dikkat çekiyor. 7 metrelik bir kadın ve bir erkek figürlerinden oluşan heykel aynı zamanda hareket edebiliyor. 8-10 dakikada bir hareket eden kadın ve erkek figürleri birbirine yaklaşarak öpüşüyor. Heykelin yaratıcısı ABD'de yaşayan Tamara Kvesitadze.

Bir Gürcistanlı ile bir Azerbaycanlı arasındaki aşkı anlatan heykel, "Ali ve Nino" isimli bir romandan esinleniyor. Fotoğraflarını aşağıda görebilirsiniz:


12 Kasım, 2011

338 - Büyük Beden Barbie

Cumartesi, Kasım 12, 2011 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok

Yıllardır görmeye alıştığımız barbie bebeklerden çok daha farklı olan bu bebek, artık gerçek hayatta görebileceğiniz bir insan formunda. Peki orijinal Barbie bebek gerçek hayatta varolsaydı, ölçüleri ne olurdu? 96-46-86 ölçülerinde olacak ve istatistiklere göre ancak 100.000'de 1 varolabilecekti. Ayrıca bu kadının zayıflığı yüzünden adet görmesi mümkün olmayacaktı. 

Peki bu bebeklerle saatlerce oynayan kız çocukları üzerinde bu imajın kötü bir etkisi var mı? Öyle olduğu düşünülüyor. Örneğin 2006 yılında yayımlanmış ve 5 ila 8 yaş arası kızlar ile yürütülmüş bir çalışmada, Barbie'nin daha küçük yaştaki kızlarda zayıflama isteği ve kendine güven eksikliğine neden olabileceği gözlenmiş. Ayrıca bu saplantıyı ileriye götürüp dünyada en fazla estetik ameliyat yaptırma rekorunu da göğüslemiş olan Cindy Jackson'ın hayali de Barbie bebeğe benzemekmiş. Nip/Tuck izleyenler bu konuyla ilgili bir bölümü de anımsayabilir. 

Büyük beden Barbie, gerçekçi bir portre çizmesi açısından daha sağlıklı olabilir. Umarım bu hastalıklı sıfır beden takıntısı bizim neslimizle beraber sona erer ve normal -ve daha güzel- kadınlar hakettikleri değere kavuşur.

Dipnot:  Yukarıdaki resim Barbie markasına ait değil. Ait olduğu markayı bulamadım.

337 - Tüm Zamanların En Kötü 10 Bilgisayar Virüsü

Cumartesi, Kasım 12, 2011 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok
Howstuffworks.com en kötü bilgisayar virüsleri konusunda bir liste hazırlamış, kısaca göz atalım:

10. Melissa

Microsoft Word'ün içine gizlenen bu virüs e-posta eklentisi ile birlikte geliyor. Word dosyası açıldığında kişinin en çok irtibat kurduğu 50 kişiye yollanarak yayılıyor. 1999 yılında oluşturulan virüs nedeniyle yaratıcısı 20 aylık bir hapis cezasına çarptırılmış. Melissa ismi ise Florida'daki bir egzotik dansçıdan kaynaklanıyor.

9. ILOVEYOU

2000 yılında temel olarak yine e-posta ile yayılan ILOVEYOU ortaya çıkmış. Bu seferki kaynak Filipinler. E-postanın başlığında bunun gizli bir aşık tarafından geldiği yazılı. Virüs internetten .exe uzantılı bir dosya indirerek bu dosyayı çalıştırıyor ve kullanıcının gizli bilgilerini virüsü oluşturan kişiye mail atıyor. Virüsü kimin yazdığı konusunda çeşitli fikirler olsa da tam kesinliğe kavuşmamış.

8. Klez

2001'in sonlarında yine e-posta yoluyla gelen ve kendisini kişinin adres defterindeki kullanıcılara yollayan Klez virüsü ortaya çıkmış. Bu şekilde yayılmak bir yana, mailin kimden geldiğine dair olan bilgiyi de değiştirebiliyormuş. Bazı durumlarda antivirüs programını devredışı bırakıp virüs uzaklaştırıcı program kılığına bile bürünebilmeyi başarmış.

7. Code Red ve Code Red II

Windows 2000 ve NT'de bulunan bir boşluktan faydalanan bu virüsler 2001 yazında ortaya çıktılar. Code Red, Beyaz Saray'a DDoS saldırısı gerçekleştiriyormuş, yani bu virüsü taşıyan tüm bilgisayarlar aynı anda Beyaz Saray'ın sunucularına saldırıyorlarmış. Code Red II ise bilgisayarı kullanıcının hakimiyetinden çıkarıyor ve virüsü yazan kişinin istediği hareketleri yapmasına olanak sağlıyormuş. 

6. Nimda

Admin'in tersten okunuşu olan Nimda da 2001 yılında piyasaya çıkmış. Zamanın en hızlı yayılan virüsü olan Nimda sadece 22 dakikada haber verilen saldırılar listesinin bir numarasına yerleşmiş. Asıl hedef evde kullanılan kişisel bilgisayarlar yerine sunucular. Bilgisayarı kullanmakta olan hesabın yönetimsel özelliklerine göre (sınırlı veya yönetici) virüsü oluşturan kişinin bilgisayarı yönetme kapasitesi de belirleniyormuş. 

5. SQL Slammer/Sapphire

2003'ün başlarında bir sunucu virüsü daha ortaya çıkıyor ve beklenmeyen saldırısı ile birçok önemli sisteme zarar veriyor. The Bank of America bankasının ATM sistemi çöküyor, Seattle'daki 911 hatları zarar görüyor ve Continental Havayolları birçok uçağı elektronik bilet problemleri yüzünden iptal etmek zorunda kalıyor. 

4. MyDoom

Virüsün bulaştığı bilgisayarlar arama motorlarına devamlı olarak arama isteği gönderdiklerinden Google gibi arama motorları zor durumda kalmış, bazıları ise çökmüş. 2004 yılında yayılan virüs her 12 e-postanın 1'inde bulunuyormuş. 

3. Sasser ve Netsky

17 yaşında bir Alman tarafından üretilen virüsler çoğu zaman olduğu gibi Windows'un bir açığını yakalamış. E-posta yolunu tercih etmeyen Sasser virüsü hedef olarak diğer bilgisayarları rastgele IP adresi arayarak buluyormuş. Bilgisayarın açma-kapama düğmesinin kapatmak için işe yaramamasını sağlıyor, böylece kullanıcıyı fişi çekmek zorunda bırakıyormuş. Netsky ise e-posta ve ağlar yoluyla çoğalmış. 

2. Leap-A/Oompa-A

Virüslerin çoğu Windows'u hedef alır. Apple'ın güvenliği, donanım ve yazılımı aynı anda kendisinin üretmesi ve böylece sistemi dışarıya kapalı hale getirmesinden kaynaklanır. Ayrıca Windows'lara virüs üretmek daha çok kullanıcıya virüs bulaştırmak demek olduğundan genelde bu yol tercih edilir diyebiliriz. Ancak 2006'da Mac işletim sistemi de virüs darbesi aldı. iChat sohbet programını kullanarak yayılan virüs, kullanıcının iletişim listesindekilere kendini kopyalayarak çoğaldı. Bu virüs büyük bir zarara yol açmadı ancak Mac'lerin de tamamen güvenli olmadığını gösterdi.

1. Storm Solucanı

Birçok farklı adı bulunan bu virüs 2006 yılında yayılmaya başladı. Truva atı olan virüsün bazı versiyonları, bulaştığı bilgisayarları virüsü yazan kişinin uzaktan kullanımına açıyor. E-posta yoluyla yayılan virüs, postaya tıklandığı an indiriliyor. Virüs 2008'de tekrar ortaya çıkmış. "Avrupa'daki fırtınada 230 kişi öldü" veya "Çin'de ölümcül deprem" gibi başlıklar ile gelen postalar bu virüsün yayılmasında yardımcı olmuş. 

336 - Dudakların Üstü: Yüzünüzün Birleştiği Yer

Cumartesi, Kasım 12, 2011 Gönderen Berna Arslan , yorum yok
Doğumdan önce bebeğin dudağının üst kısmı 3 ayrı parça halinde oluyor. Zamanla bu üç parça birleşerek dudaklarımız ile burnumuzun arasında yer alan ufak çukurcuğu oluşturuyor. Bu çukurcuğa "philtrum" deniyor ve birçok memelide bulunuyor. 

Eğer anne karnında bu birleşim doğru olarak gerçekleşmezse "tavşan dudak" diye bilinen rahatsızlık meydana geliyor.

Antik Yunan'da burası vücudun en erojen bölgelerinden biri olarak görülüyormuş. Kelimenin kökeni bile "philtron" kelimesine, Türkçe anlamıyla "aşk iksiri"ne dayanıyor. 

Bu bölgeye takılan piercing'lere ise Medusa piercing'i deniyormuş. Rahimde bebeğin yüzünün ve philtrum'un gelişimini aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz.


video

11 Kasım, 2011

335 - 19 çocuklu Duggar Ailesi

Cuma, Kasım 11, 2011 Gönderen Berna Arslan , , , , 2 yorum
Jim Bob ve Michelle Duggar 1984 yılında evlendiler. 4 yıl sonra ilk çocuklarına sahip olmaya karar verdiler. Daha sonra Michelle korunmaya devam etti ama bu süre zarfında bir düşük geçirdi. Doğum kontrol hapı kullanırken küçük bir ihtimalle de olsa hamile kalınabileceğini ve hapın yan etkisi olarak düşük yaşanabileceğini öğrenen çift bundan sonra doğum kontrolünden vazgeçti ve bugüne kadar toplam 19 çocukları ve 2 torunları oldu. Michelle bugün 20. çocuğuna hamile. 


Oldukça dindar olan Duggar ailesi ABD'li. Kendilerine ait bir de reality show programları bulunuyor. Tüm çocukların isimleri 'J' harfi ile başlıyor. Aile bireyleri hakkında kısa kısa bilgilerin verildiği bir de web siteleri var. Her bireyin en sevdiği İncil bölümleri de bilgi olarak veriliyor. Anne-babanın yazdığı 3 adet de kitap bulunuyor. 

Bu kadar kişinin maddi olarak geçimini sağlamak da kolay olmasa gerek. Aile alışverişlerini genelde garaj satışlarından yapıyor ve ikinci el ürün kullanıyor. Çocuklar paranın değerini anlasınlar diye evde bir defteri banka hesabı gibi kullanıp çocukların (hatta 5 yaşındakilerin) sahip oldukları para miktarını kaydediyorlar. Çocuklara bazen yaptıkları işlere karşılık ufak paralar veriyorlar. Daha sonra örneğin bir çocuk marketten bir kavanoz turşu isterse onun ücretini çocuğun banka hesabından çıkarıyorlar. Her çocuk bankadaki parasını tam olarak biliyor. 

Sanırım çok çocuklu aileler ABD'nin özellikle kırsal kesimlerinde yaygın. Dindar ailelerin bir kısmı doğum kontrolüne karşı çıkıyor ve mümkün oldukça çocuk sahibi olmaya devam ediyor. Başka bir örneği de şu adreste görebilirsiniz. Kalabalık ailelerde büyümemiş kişiler için bu durum ne kadar ilginç ve belki de kabul edilemez görünse de, aileler cocukların hepsine maddi ve manevi olarak yetebiliyorsa sanırım ortada pek eleştirilebilecek bir durum yok.

03 Kasım, 2011

334 - Kurbağa Testi

Perşembe, Kasım 03, 2011 Gönderen Berna Arslan , yorum yok
Gebelik testlerinin tarihi oldukça geriye gidiyor. Eski Mısır ve Eski Yunan'da test denemeleri yapılmış. Eski Mısırlılar buğday ve arpa ile doldurulmuş çuvallara hamile olması muhtemel olan kadının idrarını döküp filizlenmeyi kontrol ediyorlarmış. Eğer filizlenme olursa, bu kadın gebe demekmiş.


1930'larda gebelik sırasında salgılanan hCG hormonunun plasenta tarafından salgılandığı keşfedilmiş. İlk zamanlarda bebek fare ve tavşanlar üzerinde yapılan testlerde, kadının idrarı hayvana enjekte ediliyor ve bir süre sonra hayvan öldürülüp yumurtalıkları kontrol ediliyormuş. Yani dünyaya bir çocuk gelecek mi öğrenmek için zavallı bir hayvan öldürülüyormuş. 

Neyse ki kurbağa testiyle bu vahşete bir son verilmiş. Bu yöntemde kurbağa hayatta kalıyor ve birden fazla test için kullanılabiliyormuş. Yine kadının idrarı kurbağaya enjekte ediliyor ve eğer kurbağa 24 saat içinde yumurtlarsa kadının hamile olduğu anlaşılıyor. hCG'nin direkt ölçümü 1959'da radyoimmün testinin icat edilmesi ile mümkün olmuş. 1970'lerde ise evde kullanılan testlerin yolu açılmış. 

333 - Unit 731

Perşembe, Kasım 03, 2011 Gönderen Berna Arslan , yorum yok
2. Çin-Japonya ve 2. Dünya Savaşı sırasında Japon ordusu, Unit 731 yani Birim 731 adı altında insanlar üzerinde acımasız deneylerin yürütüldüğü bir araştırma projesi geliştirmiş. Deneyler genellikle sivil veya asker Çinli ve Koreliler üzerinde yürütülmüş. Siviller arasında çocuklar, hamile kadınlar ve yaşlılar da yer almış. Burada görev alan bilimadamlarının çoğu ise maalesef daha sonra toplumda önemli yerlere gelmişler; siyaset, akademi, iş dünyası ve tıpta yer almışlar. 

Savaş suçlularına önce çeşitli hastalıklar bulaştırılıyor, daha sonra da anestezi verilmeden çeşitli organları alınıyormuş. 2007'de bu işlemi uygulayan doktorlardan biri "İlk denememde korkuyordum, ikincisinde çok daha kolaydı. Üçüncüsünde ise yapmaya istekliydim" demiş. Kan kaybını araştırmak için insanların kol veya bacakları alınıyor, hatta vücudun diğer tarafına bağlanıyormuş.

İnsan denekler, değişik uzaklıklara yerleştirilerek üzerlerinde silah denemesi yapılıyormuş. Bunun dışında insanların başaşağı asılarak ne zaman öleceklerine, damarlarına hava verilerek embolinin ne zaman oluşacağına bakıyor ve bunun gibi birçok korkunç deneyle merak ettikleri bilgiye ulaşmaya çalışıyorlarmış.

Bu deneyler, savaş ortamının ve ötekileştirmenin insanı ne kadar ürkütücü bir hale getirdiğine dair en iyi örneklerden biri.