16 Mayıs, 2013

506 - Günah şehri Amsterdam: Bu şehirde başka neler var?


Yarım kalmış gezi yazılarından devam... Brugge'den sonra yolumuz bizi Amsterdam'a götürdü. Amsterdam'a gitmeyi planlarken bu şehrin ünü hakkında oldukça olumsuz fikirlerim vardı. Şehir neredeyse sadece uyuşturucu ve fuhuşla ünlenmişti. Ancak biraz araştırma yaptıkça okuduğuma göre oldukça güzel müzeleri ve parkları bulunuyordu ve sokaklarında gezip binalarını görmek güzel bir deneyim olacaktı.

Aşık olduğumuz romantik ortaçağ kenti Brugge'den Amsterdam'a gelmek ufak çaplı bir şok oldu. Tren şehrin içinden ilerlerken görmeye alıştığımız ve sevdiğimiz eski kent manzaralarından çok, büyük ve yeni bir şehirle karşı karşıya olduğumuzu hissettik. Trenlerin gecikmesi ve uzun süre beklememiz de bize Almanya'da olmadığımızı en iyi şekilde hatırlatıyordu.

Amsterdam'da görülecek yerlerin kendimize göre bir listesini yapmıştık ve şehir kartının (iAmsterdam city card) avantajlı bir seçenek olduğunu fark etmiştik. Şehir kartı 24, 48 veya 72 saatlik olarak alınabiliyor. Bu kart ile otobüs ve tramvaylarda ulaşım ücretsiz, yine birçok müzeye giriş ücretsiz, bazılarına ise indirimli. Bazı restoran ve kafelerde de indirim sağlayan bu kartı biz kaldığımız otelden aldık, ama havaalanından veya ana tren garından almak da mümkün. Kart geçerli olmaya ilk okuttuğunuz andan itibaren başlıyor ve satın aldığınız süre boyunca geçerliliğini koruyor.

İlk gün Van Gogh Müzesi'ne doğru yol aldık. Müze, geçici olarak Hermitage Müzesi'ne taşınmıştı. Müzede Van Gogh'un bazı otoportrelerini, ünlü ayçiçeklerini, en sevdiğim bahar dallarını, ünlü yatak odasını görme fırsatımız oldu. Ünlü tabloların bazıları diğer şehirlerde gezdiğinden görme imkanımız olmadı. 

Saat geç olduğundan bu günü sokaklarda gezmeye ayırdık. Bir kanallar şehri olan Amsterdam, ilk izlenimde kalabalığı ve büyüklüğüyle İstanbul'a benziyor. Bisiklet trafiği inanılmaz derecede yoğun. Kadınlar çocuklarını bisikletin önünde bulunan bir sepete koymuş geziyorlar. Bu tehlikeli değil, çünkü arabalar bisikletlilere karşı oldukça sabırlı. Arabalar ve bisikletler yolları kaplamışken, bu şehrin yayalara göre olmadığını hissediyor insan. 

Bu şehir Türklerin olsaydı onlar da böyle yapardı diyeceğiniz can sıkıcı noktalar var. Örneğin arabalar kanal kenarına park edilmiş durumda. Sokaklarda yürürken kanal manzarasından çok park edilmiş araba ve bisiklet manzaralarına maruz kalıyorsunuz. Şehirdeki evler Brugge'deki evlere nazaran bir kat daha yüksek gibi görünüyor. Ancak yine de eski stil korunmuş durumda. 

15. yüzyıldan kalma Waag isimli bina akşamları gençlerin toplandığı bir meydanın ortasında yer alıyor. Yine Türklere özgü bir anlayışla Waag'ın altı kafeye çevrilmiş durumda. Geceleri yiyecek ve içecek satan standlar bu meydana kuruluyor ve insanlar müzik eşliğinde açık havada eğleniyorlar.
Waag
Buradan ilerleyince kısa süre sonra ünlü kırmızı sokaklara ulaşılıyor. Özellikle gece saatlerinde gittikçe aktif olan bu sokaklarda vitrinlere dizilmiş kadınların yanında, çeşitli "enteresan" şeyler satan dükkanlar ve canlı şovlar düzenleyen mekanlar bulunuyor. Elbette ve maalesef burada Türkçe konuşan turist sayısında bir artış yaşanıyor. 

İlk günü böyle sonlandırdıktan sonra ikinci güne erken başlıyoruz. Amsterdam müzesinde soluğu alıyoruz. Burada hep merak ettiğim şeyi, yani şehrin geçmişini öğreniyoruz. Bu şehir aslında küçük Amerika bir nevi. Şehrin vatandaşlarını birbirine bağlayan şey millet ya da din değil, ekonomik refah. 12. yüzyılda Amstel ırmağının kenarına kurulan şehir, adını Amstel ile su bendi anlamına gelen "dam" kelimelerinin birleşmesinden alıyor. Şehir zenginleştikçe dört bir yerden yeni vatandaşlar edinen Amsterdam, eski yüzyıllarda da oldukça kalabalık bir şehir. İlginç bir nokta ise şehirde krallığın hüküm sürmemesi. Şehrin ileri gelenleri tarafından yönetilen Amsterdam'da bu yüzden tarihi bir saray yerine, bu kişilerin çalıştığı ve kararları aldığı tarihi bir bina görüyorsunuz. Bu bina, daha sonra Napolyon'un sarayı haline geliyor.



Amsterdam müzesi oldukça eğlenceli ve interaktif. Oysa içinde ne tarihi kalıntılar var ne de ilgi çekici sanat eserleri. Ama öyle bir şekilde düzenlenmiş ki, hem sizi geziniz boyunca aktif tutuyor hem de sıkılmadan şehir hakkında bilgi edinmenizi sağlıyor. Bir yandan da Amsterdam'ın özgürlükler şehri olduğuna vurgu yapılıyor. Böyle bir müzeyi gezince nasıl olup da bir İstanbul Müzesi olmadığına şaşıyorsunuz.


Amsterdam Müzesi'nden
Amsterdam Müzesi'nden sonraki hedefimiz Amsterdam'ın botanik bahçesi Hortus Botanicus. Açık söylemek gerekirse burası beklediğimizden biraz daha küçük çıkıyor. Pek etkileyici bulmasak da şehrin kalabalığından uzaklaşmak için iyi bir fırsat. Buradan sonraki durak ise Rembrandthuis, yani Rembrandt'ın evi. Bu ev aslında sıkıcı bir seçenek olabilirdi, ancak içindeki etkinlikler o kadar ilgi çekici ki, aklımızda yer eden noktalardan biri olarak kalıyor. Bu evde Rembrandt yaşamış ve resim satışı yapmış. Birkaç kattan oluşan evdeki eşyalar o zamanın insanının nasıl yaşadığını gözler önüne seriyor. Oldukça ilginç detaylardan biri yatakların günümüzdekinden çok daha kısa olması. Bunun sebebi ise o zamanda insanların tam yatarak değil de yarı oturur vaziyette uyumaları. Bunun sebebi ise eğer yatarlarsa beyne ani kan gideceğini ve bunun sonucunda öleceklerini düşünmeleri.


Hortus Botanicus

Hortus Botanicus
Rembrandt'ın evinin bir katında ressamın döneminde boyaların nasıl yapıldığı gerçek hammaddeler ile gösteriliyor ve o dönemde ressamın öğrencilerinin üstlendiği roller ve boyalarda bulunan Rembrandt'ın gizli malzemesi paylaşılıyor. Evin bir diğer katında ise Rembrandt'ın ünlü baskı tekniğinin detayları gösteriliyor. Kağıda metal plakadan yapılan baskının gözünüzün önünde gerçekleşmesi oldukça ilgi çekici.

Amsterdam'da Rembrandt adı verilmiş bir de meydan bulunuyor. Burada çeşitli yeme-içme yerleri var ve farklı mutfaklar açısından oldukça zengin. Biz Endonezya ve Arjantin mutfaklarını denedik. Endonezya oldukça ilginçti, mumlar üzerinde sıcak tutulacak şekilde, haşlanmış pirinçle birlikte yenecek et veya sebze yemekleri geliyor. Arjantin mutfağı ise şehrin birçok yerinde bulunuyor ve "spare ribs" adı verilen kaburgaları ile ünlü. Rembrandt meydanında aynı zamanda eserlerini satan ressamlara da rastlamak mümkün. Burada hediyelik olarak suluboya Amsterdam çizimlerinden edinebilirsiniz.

Meşhur coffee shop'lara gelirsek... Uyuşturucunun bazı çeşitlerinin yasal olduğu bu dükkanlara şehrin birçok yerinde rastlamak mümkün. Zaten hava kararmaya başladıkça dükkanlara girmenize de gerek yok, her yerden bir ot kokusu burnunuza gelmeye başlıyor. Dükkanlar genelde pek dolu değil. Bu dükkanların kaldırılmasının düşünüldüğünü duyduk ama tam olarak nasıl gelişmeler olacağını bilmiyoruz.



Şehirdeki üçüncü ve son günümüz daha kısa. Bu vakit içerisinde önce "Heineken experience" adı verilen Heineken deneyimini yaşamaya gidiyoruz. Burası eğlenceli bir yer, Heineken birasının içeriklerini, nasıl üretildiğini görüyorsunuz. Son olarak tadım aşamasından sonra, eğer isterseniz barın arka tarafına geçip biranın bardağa nasıl doldurulması gerektiğini de öğrenebilirsiniz. Heineken deneyiminden sonra ise soluğu kanal gezisi yapılacak teknede alıyoruz. Hafif yağmurlu bir günde Amsterdam'ı bir de kanallarından gördükten sonra meşhur iamsterdam yazısında da fotoğraf çektirip şehre veda ediyoruz.





Şehirde diğer görülebilecekler arasında Rijksmuseum, Vondelpark ve yel değirmenleri sayılabilir. Şehrin genel atmosferi Amsterdam'ın rahatlık ve eğlence şehri olduğunu insana hatırlatıyor. Özellikle üniversite yıllarında kalabalık arkadaş grubuyla gezilecek cinsten bir şehir burası...

Ne Dersin:

0 yorum: