28 Mayıs, 2013

509 - Lanet olsun içimizdeki AVM sevgisine

Salı, Mayıs 28, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , , yorum yok
Alışveriş merkezleri, yani AVM'ler, Türkiye'de tüketim toplumunun artışını mı gösteriyor, yoksa gelişmişliğimizi mi? Halk AVM'leri istiyor mu, yoksa bunlar tepeden indirilme mekanlar mı? Bu sorulara evet cevabı verenler olduğu kadar hayır cevabı verenler de var. AVM'lerin sayısı başta büyükşehirlerde olmak üzere tüm illerde durdurulamaz şekilde artıyor. İnsanlar çocuklarını da alıp tüm haftasonlarını bu kapalı mekanlarda geçirirken, AVM'ler bedava otoparklarıyla ve kışın soğuktan, yazın sıcaktan koruduğu iddialarıyla ziyaretçi akınına uğramaya devam ediyor.




Bir nevi ırzına geçilen Beyoğlu da AVM'lerden nasibini alacağa benziyor. Gezi Parkı'nda ağaçlar sökülmeye başlanırken, gelin Türkiye'deki AVM tablosuna şöyle bir göz atalım. 

Öncelikle AKP'nin hakkını vermek gerek, Türk insanını çok iyi tanıyor. Yani tutup da her şehirde bir kültür merkezi açacak hali yok herhalde, elbette AVM açacak, elbette gökdelen gibi apartmanları dikecek. Büyükşehirlerde yaşamayan halkın bir kısmı, büyükşehirlerdeki bu "gelişmişliği" göre göre zannediyor ki, bir şehrin gelişmişliği dev gibi binalarıyla ve alışveriş merkezleriyle sağlanır. Bunu görmek için arama motorunuza "avm bile yok" yazıp artın, ben yaptım, işte sonuçlardan bir kısmı:





























 En güzellerini sona sakladım:
Aşağıdaki sözleri söyleyen ise Adalar'ın kaymakamı:


Temmuz 2012'de açıklama yapan milletvekili Zafer Çağlayan, İstanbul'da AVM sayısının 360 olacağını müjdelemiş. Konuşmasının sonlarına doğru azıcık da dalgamı geçeyim demiş herhalde şunları eklemiş:



2013 Nisan'ında Sabah gazetesinde yayınlanan bir haber ise AVM'lerin battığını gösteriyor. Plansızca yapılan AVM'lerin bir kısmı okul, hastane ya da belediye binasına dönüştürülüyor. Dunya.com'da yer alan habere göre işlevini yitiren AVM'lerin toplam alanı 325.000 metrekareye çıkmış durumda. AVM'ler ile birlikte bu merkezlerin çoğunda dükkan açmak isteyen perakende satış dükkanlarının da bir kısmı battı. Bunların arasında Rodimood, Wenice Kids, Seven Hill gibi tanınmış markalar da var. Küçük esnaf ise büyük markalar batınca konuşuluyor, ama tüm parasını AVM'lere yatırıp bu işe giren küçük esnaf batınca sesi duyulmuyor diyor.

AVM'ler ile ilgili diğer birkaç habere göz atmak isterseniz: Antik kent üzerine AVM, AVM'ler esnafı yok etmektedir, Esenyurt'taki facia.

Alışveriş çılgınlığı zaten sona ereceğe benzemiyor. İnternet üzerinden alışveriş kavramı, kredi kartı ile taksitlendirebilme imkanı ve tüketimin verdiği tatmin duygusu kısa zamanda insanların hayatından çıkacak kavramlar değil. Ancak umarım AVM'lerin şehir, trafik, esnaf, yeşil alan, çocuklar ve aile için ne kadar anlamsız, içi boş ve zararlı olduğu yakın zaman içinde anlaşılır.  

Kaynak:
http://www.emlaktasondakika.com/haber/AVM/Zafer_Caglayan_Istanbuldaki_AVM_sayisi_360_olacak/27116.aspx 
http://www.sabah.com.tr/Ekonomi/2013/04/12/avmler-batiyor
http://www.turksail.com/index.php?option=com_content&view=article&id=9962:adalar-karaya-balayalm-diyen-bir-kaymakam&catid=89:bodoslama&Itemid=95 

24 Mayıs, 2013

508 - Muhabbet kuşlarının dışkılarından hastalıklarını anlayabilirsiniz

Bu yazıyı, mubiş severler ve besleyenler için faydalanabilecekleri bir kaynak olarak hazırladım.

Bu yazı, veteriner bilgisi içermemektedir. Sadece diğer dillerde bulunan faydalı bilgilerin dilimizde bulunmaması sebebiyle hazırlanmıştır.


Mubişler ile ilgili diğer yazıları okumak isterseniz:
Muhabbet kuşlarının beslenmesi
Muhabbet kuşunuz hasta olursa (veteriner tavsiyesi bulabilirsiniz)
Muhabbet kuşları hakkında yanlış bilinenler
Muhabbet kuşuna eş alma

İyi bir kaynak olması dileğiyle...

Muhabbet kuşlarının dışkıları onların hastalıkları hakkında önemli ipuçları veriyor. Günde birçok defa etrafa pisleyen sevimli mubişlerinizin sağlığını dışkılarından takip edebiliyorsunuz. Bunun için en iyi yöntem yeni aldığınız kuşunuzun dışkılarını başından beri takip ederek herhangi bir değişiklik olduğunda dikkatli olmanız.

Mubişlerin dışkısı üç bölümden oluşuyor:
1. Koyu yeşilden kahverengiye değişim gösteren dıştaki kısmı:
Bu kısım daha çok yem ile beslenen kuşlarda koyu yeşile dönük olabiliyor. Bu kısmın kıvrık bir biçimde olması gerekiyor.
 
2. İkinci kısım, Bu kahverengi/koyu yeşil halkanın içinde yer alan kısım beyaz/krem renkte olmalı.

3. Son olarak da şeffaf sıvı olarak idrarları atılıyor. Bu sıvının şeffaf renkte olması önem taşıyor. Meyve veya sebze yedikten sonra bu kısımda artış görülebilir.

Anormal dışkılar:

Kuşlarda ishal en korkulan rahatsızlıklardan biri, çünkü tedavi edilmezse kuşu ölüme götürüyor. Günde bir veya iki ishal şeklinde dışkıdan korkmamak gerek, ama gün boyunca düzenli olarak devam ediyorsa tedbir alınması şart. İshalde dışkının kahverengi kısmı şeklini kaybediyor ve yapışkan gibi görünüyor. İshal, stres veya bir rahatsızlıktan kaynaklanabiliyor. 
ishal
İshal tedavisinde veterinere çabuk gitmek önemli. Sıvı kaybı ve az yem yeme kuşlar için tehlikeli olabilir. Pet shoplardan alınacak antibiyotik ve ilaçlar tavsiye edilmiyor. İlk yardım olarak haşlanmış pirinç yemesini sağlayabilirsiniz. Ancak ishalin altında yatan nedenin tedavi edilmesi gerekiyor.

Ani yem değişiklikleri de ishale neden olabiliyor. Yemlerin ani şekilde değil de yavaş yavaş değiştirilmesi öneriliyor. 
Mubişler banyo yaptıktan veya sulu meyve/sebze yedikten sonra bir müddet boyunca sulu dışkılar yapabilirler. 
sulu dışkı
 
Göz önüne alınması gereken diğer önemli değişiklikler de şöyle:
Dışkıda sindirilmemiş yem olması
Kokusunun olması
Boyutunun çok büyük olması
Kuşun poposuna dışkının yapışması
Dışkının ortasındaki beyaz kısmın renginin sarı yeşil, kahverengi, kırmızı veya siyah olması. Bu kısmın miktarının artışı böbrek sorunlarına işaret ediyor olabilir.
Köpüklü olması
Şeffaf olması gereken idrarın sarı, yeşil veya kırmızı olması
Kahverengi/koyu yeşil olması gereken dışkının siyah, parlak veya açık yeşile dönük olması
Acil tedavi gerektiren pankreas enfeksiyonu

Bakteriyel ve mantar enfeksiyonu olan bir kuşun dışkısı, şekli düzgün, ancak etrafında leke bırakıyor

Megabacteria bulunmuş bir kuşun dışkısı

Kuşlarınızın dışkısının normal olmadığından endişeleniyorsanız kafesin altına gazete kağıdı ve onun da üzerine beyaz havlu kağıt koyarak gözlemleyebilirsiniz.

Son olarak, kuşların dışkısının gece ve gündüz boyunca dağılımı aşağıdaki resimdeki gibi olmalı. Gece boyunca dışkılar yakın aralıklarda olmalı. Eğer sabah kafesin üzerini açtığınızda dışkılar dağınık vaziyetteyse, mubişiniz gece boyunca parazitler tarafından rahatsız edilmiş olabilir.


 


Kuşlarımızın sağlıklı olmaları dileğiyle...

















Kaynak:
http://www.avianweb.com/poopology.html 
http://forums.budgiebreeders.asn.au/index.php?showtopic=22914
http://www.birds-online.de/gesundheit/gesinfektion/durchfall_en.htm
http://www.birds-online.de/gesundheit/gesallgemein/indikatorkot_en.htm

21 Mayıs, 2013

507 - İlaçla uysallaşan bir nesil: Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu

Özellikle ABD'de okul çağı çocuklarında arasında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) teşhisi konulanların sayısı gitgide artıyor. Bu rahatsızlığın oranlarının yıllar içinde yükselmesi hem aileleri hem de eğitimcileri endişelendiriyor. Aynı zamanda bazı kuşkuları da beraberinde getiriyor: Çocuklar gerçekten de doğru mu teşhis ediliyor? Yoksa ilaç firmaları daha çok ilaç satabilmek için bu hastalığın medyada yayılmasını mı sağlıyor? DEHB gerçekten ilaç gerektiren biyolojik bir bozukluk mu yoksa çevresel etkenler değiştirilerek tedavisi sağlanabilir mi?

Bu sorulara geçmeden önce bu rahatsızlığın özelliklerine göz atalım: DEHB, dikkat eksikliği, hiperaktivite ve düşünmeden harekete geçme gibi davranış özellikleri ile tanınıyor. DEHB belirtileri 7 yaşından önce gözlenmeye başlıyor. Şu anda çocuk ve ergenlerde en çok araştırılan rahatsızlıklardan biri. 

 

Genetik özellikleri olduğu düşünülen DEHB'nin ne gibi çevresel faktörlerden etkilendiği de araştırılıyor. Örneğin gıda boyaları ve katkı maddelerinin hiperaktiviteye yol açabileceği düşünülüyor. Dikkat ve otokontrol ile ilgili özelliklerin ise aile ilişkileriyle yakından ilgili olduğu belirtiliyor. Örneğin, şiddete maruz kalmış ya da duygusal tacize uğramış çocuklarda DEHB belirtilerine rastlanabiliyor. Bu açıdan DEHB'nin hem genetik, hem sosyal, hem de çevresel etkenlerden etkilendiğini söylemek mümkün.


Birçok uzman DEHB tanısının gereğinden fazla sayıda konulduğunu düşünüyor. Düşük seviyedeki belirtilerin bile hemen bu rahatsızlıkla ilişkilendirildiğini öne sürüyorlar. Diğer uzmanlar ise bunun sebebinin DEHB rahatsızlığının gitgide daha tanınır ve kabul edilebilir olmasından kaynaklandığını söylüyor ve teşhislerdeki bu artışı normal buluyorlar.

DEHB ile ilgili önemli sorunlardan biri ise bu rahatsızlığı kesinkes tanımlayacak bir ölçütün bulunmuyor oluşu. Rahatsızlığın teşhisine ebeveynler ve öğretmenler ile konuşarak ve diğer olası rahatsızlıkları eleyerek varılıyor. Diğer olası rahatsızlıkları eleme aşaması ise çoğu zaman ebeveynlerin baskısı ve zaman kaybetmeme isteği ile kısa tutulan, belki de tamamıyla esgeçilen bir süreç. Harvard Tıp Okulu'nda profesör olan Dr. Jerome Groopman şöyle diyor: "Çocuğun davranışının 'anormal' olduğu düşünüldüğünde -mesela okulda sakince sırasında oturmuyorsa- ebeveynlerden aşırı bir baskı oluşuyor. Oysa bu anormal değil, yalnızca çocukluk". Çoğu zaman çocukların akademik başarılarındaki değişiklikler ebeveynleri kaygılandırıyor ve çocuklarında DEHB olduğunu düşünmelerine yol açıyor.



Verilen ilaçların çoğu (örneğin Adderall, Ritalin, Concerta, Vyvanse) konsantrasyonu artırmaya yönelik. Adderall'in üniversite öğrencileri arasındaki yaygınlığından da şu yazıda bahsetmiştim. Florida Uluslararası Üniversitesi'nden Dr. James Swanson, beş erkek çocuktan birinde DEHB olmasının imkansız olduğunu söylüyor. Yanlış teşhis konulan çocuklara verilen ilaçların ise ileride bağımlılık sorunu yaratacağının altını çiziyor. Nadine Lambert'in çalışmasında 20 yıllık bir süre boyunca 400 çocuk izleniyor. Çocuklar genç yetişkinler haline geldiğinde gözlenen sonuçlar çok çarpıcı: İlaç kullananların kokain kullanma veya sigara bağımlısı olma oranları 2 kat daha fazla. İlaç kullanımıyla ilgili diğer bir sorun ise çocukların ilaçlarını bazen arkadaşlarıyla da paylaşıyor olmaları. Yapılan bir araştırma, ilaçların yüzde 30'unun arkadaşlara verildiğini gösteriyor. Bu da gelecekte ilaç bağımlısı bir nesil oluşabileceğinin sinyallerini veriyor. Ritalin'in zararlarıyla ilgili olara Dr. Peter Breggin kitabında Ritalin ve amfetaminlerin beyinde çok büyük değişikliklere yol açtığını, kan akışını azalttığını, glukoz mekanizmasını bozduğunu ve muhtemelen beynin küçülmesine yol açtığını söylüyor. Ritalin'in vücutta da önemli yan etkileri olduğu (örn. kalp büyümesi) biliniyor.

Ritalin hakkındaki sahte reklamlardan biri durumu güzel özetliyor: "Ebeveyn olmaktan yoruldunuz mu? Yardım edebiliriz." 

Bazı doktorlar, ilaç reklamlarının çocuğun okulda bocaladığını veya arkadaş edinemediğini göstererek ebeveynlerin korkularını körüklediğini söylüyor. Gelin ilaç reklamlarına beraber bakalım.

Aşağıdaki Adderall reklamında DEHB'nin İngilizce karşılığı ADHD farklı yorumlanarak Already Done Homework Dad, yani Ödevimi Çoktan Yaptım Baba şeklinde yazılmış. Tüm gün kontrol sağladığı ve akademik performansı artırdığı belirtiliyor. Yani kısaca dikkat bozukluğunun giderilmesine ve başarının artışına dikkat çekiliyor. (Neyse ki ülkemizde ilaç reklamları yasak demekten başka elden bir şey gelmiyor. Herhalde en kötü reklam tipi bunlar olmalı.)


Aşağıdaki reklamda ise eğer çocuğunuz DEHB ile başa çıkmaya çalışıyorsa, Concerta ona başarı yolunda yardımcı olabilir yazıyor. Dikkatinizi bir şey çekti mi? Bu reklamlarda BAŞARI kavramına vurgu yapılıyor.


Bunlar kesmedi mi? O zaman hemen seksi bir adam koyalım ki fikriniz değişsin anneler. Bakın yakışıklı ne diyor: "DEHB ile büyümenin nasıl bir şey olduğunu ve ebeveynlerin iyi bilgiye sahip olmasının ne kadar önemli olduğunu biliyorum."
 
Bir başarısız reklam da ilaçla tedavi olanların ileride nasıl da başarıya kavuşacağını, hayallerini gerçekleştirmiş bir kız ile gösteriyor. Buyrun:


Bu reklamlar bile DEHB ilaçlarını sorgulamak için yeterli görünüyor. Günümüzün başarı ve eğitim odaklı ebeveynlerinin ruhlarının, nasıl da reklam ajansları tarafından iyi irdelendiğini ve hedeflendiğini gösteriyor bize.

Peki DEHB'yi ilaçsız tedavi etme yaklaşımları yok mu? Elbette var. Bunlardan biri beslenme değişiklikleri. DEHB tanısı konmuş 4-8 yaş arası 100 çocukla yapılan bir çalışmada, çocuklar iki gruba ayrılıyor. Beş hafta boyunca gruplardan birine yalnızca belli yiyecekleri yemelerine izin veriliyor: pirinç, hindi, kuzu, marul, havuç, armut, su ve diğer alerjen olmayan yiyecekler. Diğer çocukların ailelerinden ise çocukların sağlıklı beslenmeleri isteniyor, ama istediklerini yiyebilecekleri söyleniyor. Çalışmanın sonunda sınırlı yiyeceklerle beslenen çocuk grubunun yüzde 64'ü çeşitli DEHB ölçeklerinde gelişim gösteriyorlar. 

DEHB'nin teşhisi ve tedavisi konusunda kültürlerarası farklara da dikkat çekiliyor. Bir yazıda Fransa'da DEHB teşhisi konan çocukların oranının yalnızca 0.5%'in altında olduğu belirtiliyor. Fransa ile ABD arasındaki farkın temel kaynağının ise, ABD'de DEHB'nin altında yatan ana nedenin biyolojik olduğunun düşünülmesi (böylece ilaç kullanımını teşvik etmesi), fakat Fransa'da sosyal ve çevresel faktörlerin daha çok dikkate alınmasının olduğu söyleniyor. Fransız anne-babaların ebeveynlik anlayışlarının, çocuğun öz disiplin kazanmasına olanak verdiği iddia ediliyor. Örneğin genelde Fransız çocuklar günde belli öğünlerde yemek yiyor ve abur cubur yemelerine izin verilmiyor. Her ağladığında teskin edilmiyor ve bir süre sonra ağlayarak her istediklerini elde edemeyeceklerini anlıyorlar.
 
Peki Türkiye'de durum nasıl? Türkiye'de DEHB teşhisi konan çocukların oranı Kuzey Amerika ve İngiltere'ye benziyor, yüzde 5 ila 7 arasında. "Ebeveynin olmadığı veya yetersiz olduğu yerde, eğitimsiz bakıcılar veya büyükanneler devreye giriyor ve çocuklar çok daha büyük yanlışlara maruz kalıyor. Eğitimciler ise, çocuğun evden getirdiği sorunları daha da artırmak için çalışıyor sanki. Ebeveynlerin ve eğitimcilerin, çocuk gelişimi ve psikolojisiyle ilgili bilgileri, piyasaya hakim olmuş yüzeysel 'kişisel gelişim kitaplarından' edinilmiş bilgilerle sınırlı. Böyle bir ortamda ebeveynler, psikiyatristlerin 'hastalık' safsatasına mahkum bırakılmış durumda. Ondan sonra gelsin ilaç. Ebeveynlerin de, öğretmenlerin de işine geliyor, çünkü böylece ne aile ve eğitim ortamının değişmesi ne de ebeveynlerin ve öğretmenlerin ilave sorumluluk üstlenmesi gerekiyor. Çocuk ilaç sayesinde 'uysallaştığı' için, yetişkinler rahata eriyor. Peki ya çocuklar? Onlara ne oluyor?" diyen Üstün Öngel'in yazısını buradan okuyabilirsiniz.

Çocuk terapisti ve yazar Henning Köhler ile yapılan söyleşi için de buraya tıklayabilirsiniz. Köhler'den bazı alıntılar şöyle: "Geçen zaman içinde örselediğimiz bu dünya, artık çocuklara göre bir dünya olmaktan çıktı. Güç ilişki kurulan çocuklar olarak sözü edilenler, aslında davranış bozukluğu göstermezler, tersine davranış bozukluklarının sonuçlarına maruz kalıp acı çekenlerdir...  Gittikçe daha fazla sözde ADS’li çocuğun daima daha erken yaşta Ritalin gibi bilinci değiştiren ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılması bir skandal! On binlerce okul çocuğu, kahvaltıda ya da teneffüste üzüm şekeri tableti gibi Ritalin yutmakta. Oysa etkin maddesi olan metil fenidatın uyuşturucu madde yasasına girmesi boşuna değildir...Bugün çocuk gelişiminin standartlarından sapmaları, hoşgörü ve saygıyla karşılamaktan ne yazık ki çok uzak bir hayalet tarafından yönlendiriliyoruz. Çocuğun içindeki çocuğu zamanından önce kovalayıp çıkarmak hiç iyi değil, yoksa yaşamın güç kaynaklarını kurutmuş oluruz. Çocukların çoğu, bu çocukluktan uzaklaştırıldıkları dönemde acı çekiyor ve bu nedenle yardıma ihtiyaçları var. Kendilerini sıkı sıkıya bağlanmış, kısıtlanmış, dar sokağa sürüklenmiş, ayaklarına kurşun bağlanmış, doyumsuz, telaşlı ve aşırı yüklenilmiş hissediyorlar. Ama genellikle hiç yardım alamıyorlar. Daha çok ilaçlarla sakinleştirilip susturuluyorlar. Bir çocuk istediği kadar hareketli, canlı ve korkusuz olsun, istediği kadar güçlü ruhsal direnme gücüne sahip olsun, kendisi için en önemli olan dayanıp güvendiği kişi, onda kusurlu veya engelli bir birey görüyorsa, bu zamanla derin, kalıcı bir güvensizliğe yol açmaktadır."

Dipnot: İlaç kullanımıyla ilgili bir söyleşi için şuraya tıklayabilirsiniz. 
DEHB'nin gerçek bir hastalık olup olmadığı da tartışılan konular arasında.
Bir yaklaşıma göre DEHB özelliklerine sahip kişiler, insanların evrimsel "avcı" yönlerini taşıyorlar. 

Kaynak:
http://www.nytimes.com/2013/04/01/health/more-diagnoses-of-hyperactivity-causing-concern.html?pagewanted=all&_r=0 
http://www.usobserver.com/archive/july-10/the-truth-about-ritalin.html
http://articles.latimes.com/2011/mar/14/health/la-he-diet-adhd-20110314
http://www.npistanbul.com/v3/tr/Dikkat-Eksikligi-ve-Hiperaktivite-Kitapcik,187,29
 

16 Mayıs, 2013

506 - Günah şehri Amsterdam: Bu şehirde başka neler var?

Yarım kalmış gezi yazılarından devam... Brugge'den sonra yolumuz bizi Amsterdam'a götürdü. Amsterdam'a gitmeyi planlarken bu şehrin ünü hakkında oldukça olumsuz fikirlerim vardı. Şehir neredeyse sadece uyuşturucu ve fuhuşla ünlenmişti. Ancak biraz araştırma yaptıkça okuduğuma göre oldukça güzel müzeleri ve parkları bulunuyordu ve sokaklarında gezip binalarını görmek güzel bir deneyim olacaktı.

Aşık olduğumuz romantik ortaçağ kenti Brugge'den Amsterdam'a gelmek ufak çaplı bir şok oldu. Tren şehrin içinden ilerlerken görmeye alıştığımız ve sevdiğimiz eski kent manzaralarından çok, büyük ve yeni bir şehirle karşı karşıya olduğumuzu hissettik. Trenlerin gecikmesi ve uzun süre beklememiz de bize Almanya'da olmadığımızı en iyi şekilde hatırlatıyordu.

Amsterdam'da görülecek yerlerin kendimize göre bir listesini yapmıştık ve şehir kartının (iAmsterdam city card) avantajlı bir seçenek olduğunu fark etmiştik. Şehir kartı 24, 48 veya 72 saatlik olarak alınabiliyor. Bu kart ile otobüs ve tramvaylarda ulaşım ücretsiz, yine birçok müzeye giriş ücretsiz, bazılarına ise indirimli. Bazı restoran ve kafelerde de indirim sağlayan bu kartı biz kaldığımız otelden aldık, ama havaalanından veya ana tren garından almak da mümkün. Kart geçerli olmaya ilk okuttuğunuz andan itibaren başlıyor ve satın aldığınız süre boyunca geçerliliğini koruyor.

İlk gün Van Gogh Müzesi'ne doğru yol aldık. Müze, geçici olarak Hermitage Müzesi'ne taşınmıştı. Müzede Van Gogh'un bazı otoportrelerini, ünlü ayçiçeklerini, en sevdiğim bahar dallarını, ünlü yatak odasını görme fırsatımız oldu. Ünlü tabloların bazıları diğer şehirlerde gezdiğinden görme imkanımız olmadı. 

Saat geç olduğundan bu günü sokaklarda gezmeye ayırdık. Bir kanallar şehri olan Amsterdam, ilk izlenimde kalabalığı ve büyüklüğüyle İstanbul'a benziyor. Bisiklet trafiği inanılmaz derecede yoğun. Kadınlar çocuklarını bisikletin önünde bulunan bir sepete koymuş geziyorlar. Bu tehlikeli değil, çünkü arabalar bisikletlilere karşı oldukça sabırlı. Arabalar ve bisikletler yolları kaplamışken, bu şehrin yayalara göre olmadığını hissediyor insan. 

Bu şehir Türklerin olsaydı onlar da böyle yapardı diyeceğiniz can sıkıcı noktalar var. Örneğin arabalar kanal kenarına park edilmiş durumda. Sokaklarda yürürken kanal manzarasından çok park edilmiş araba ve bisiklet manzaralarına maruz kalıyorsunuz. Şehirdeki evler Brugge'deki evlere nazaran bir kat daha yüksek gibi görünüyor. Ancak yine de eski stil korunmuş durumda. 

15. yüzyıldan kalma Waag isimli bina akşamları gençlerin toplandığı bir meydanın ortasında yer alıyor. Yine Türklere özgü bir anlayışla Waag'ın altı kafeye çevrilmiş durumda. Geceleri yiyecek ve içecek satan standlar bu meydana kuruluyor ve insanlar müzik eşliğinde açık havada eğleniyorlar.
Waag
Buradan ilerleyince kısa süre sonra ünlü kırmızı sokaklara ulaşılıyor. Özellikle gece saatlerinde gittikçe aktif olan bu sokaklarda vitrinlere dizilmiş kadınların yanında, çeşitli "enteresan" şeyler satan dükkanlar ve canlı şovlar düzenleyen mekanlar bulunuyor. Elbette ve maalesef burada Türkçe konuşan turist sayısında bir artış yaşanıyor. 

İlk günü böyle sonlandırdıktan sonra ikinci güne erken başlıyoruz. Amsterdam müzesinde soluğu alıyoruz. Burada hep merak ettiğim şeyi, yani şehrin geçmişini öğreniyoruz. Bu şehir aslında küçük Amerika bir nevi. Şehrin vatandaşlarını birbirine bağlayan şey millet ya da din değil, ekonomik refah. 12. yüzyılda Amstel ırmağının kenarına kurulan şehir, adını Amstel ile su bendi anlamına gelen "dam" kelimelerinin birleşmesinden alıyor. Şehir zenginleştikçe dört bir yerden yeni vatandaşlar edinen Amsterdam, eski yüzyıllarda da oldukça kalabalık bir şehir. İlginç bir nokta ise şehirde krallığın hüküm sürmemesi. Şehrin ileri gelenleri tarafından yönetilen Amsterdam'da bu yüzden tarihi bir saray yerine, bu kişilerin çalıştığı ve kararları aldığı tarihi bir bina görüyorsunuz. Bu bina, daha sonra Napolyon'un sarayı haline geliyor.



Amsterdam müzesi oldukça eğlenceli ve interaktif. Oysa içinde ne tarihi kalıntılar var ne de ilgi çekici sanat eserleri. Ama öyle bir şekilde düzenlenmiş ki, hem sizi geziniz boyunca aktif tutuyor hem de sıkılmadan şehir hakkında bilgi edinmenizi sağlıyor. Bir yandan da Amsterdam'ın özgürlükler şehri olduğuna vurgu yapılıyor. Böyle bir müzeyi gezince nasıl olup da bir İstanbul Müzesi olmadığına şaşıyorsunuz.


Amsterdam Müzesi'nden
Amsterdam Müzesi'nden sonraki hedefimiz Amsterdam'ın botanik bahçesi Hortus Botanicus. Açık söylemek gerekirse burası beklediğimizden biraz daha küçük çıkıyor. Pek etkileyici bulmasak da şehrin kalabalığından uzaklaşmak için iyi bir fırsat. Buradan sonraki durak ise Rembrandthuis, yani Rembrandt'ın evi. Bu ev aslında sıkıcı bir seçenek olabilirdi, ancak içindeki etkinlikler o kadar ilgi çekici ki, aklımızda yer eden noktalardan biri olarak kalıyor. Bu evde Rembrandt yaşamış ve resim satışı yapmış. Birkaç kattan oluşan evdeki eşyalar o zamanın insanının nasıl yaşadığını gözler önüne seriyor. Oldukça ilginç detaylardan biri yatakların günümüzdekinden çok daha kısa olması. Bunun sebebi ise o zamanda insanların tam yatarak değil de yarı oturur vaziyette uyumaları. Bunun sebebi ise eğer yatarlarsa beyne ani kan gideceğini ve bunun sonucunda öleceklerini düşünmeleri.


Hortus Botanicus

Hortus Botanicus
Rembrandt'ın evinin bir katında ressamın döneminde boyaların nasıl yapıldığı gerçek hammaddeler ile gösteriliyor ve o dönemde ressamın öğrencilerinin üstlendiği roller ve boyalarda bulunan Rembrandt'ın gizli malzemesi paylaşılıyor. Evin bir diğer katında ise Rembrandt'ın ünlü baskı tekniğinin detayları gösteriliyor. Kağıda metal plakadan yapılan baskının gözünüzün önünde gerçekleşmesi oldukça ilgi çekici.

Amsterdam'da Rembrandt adı verilmiş bir de meydan bulunuyor. Burada çeşitli yeme-içme yerleri var ve farklı mutfaklar açısından oldukça zengin. Biz Endonezya ve Arjantin mutfaklarını denedik. Endonezya oldukça ilginçti, mumlar üzerinde sıcak tutulacak şekilde, haşlanmış pirinçle birlikte yenecek et veya sebze yemekleri geliyor. Arjantin mutfağı ise şehrin birçok yerinde bulunuyor ve "spare ribs" adı verilen kaburgaları ile ünlü. Rembrandt meydanında aynı zamanda eserlerini satan ressamlara da rastlamak mümkün. Burada hediyelik olarak suluboya Amsterdam çizimlerinden edinebilirsiniz.

Meşhur coffee shop'lara gelirsek... Uyuşturucunun bazı çeşitlerinin yasal olduğu bu dükkanlara şehrin birçok yerinde rastlamak mümkün. Zaten hava kararmaya başladıkça dükkanlara girmenize de gerek yok, her yerden bir ot kokusu burnunuza gelmeye başlıyor. Dükkanlar genelde pek dolu değil. Bu dükkanların kaldırılmasının düşünüldüğünü duyduk ama tam olarak nasıl gelişmeler olacağını bilmiyoruz.



Şehirdeki üçüncü ve son günümüz daha kısa. Bu vakit içerisinde önce "Heineken experience" adı verilen Heineken deneyimini yaşamaya gidiyoruz. Burası eğlenceli bir yer, Heineken birasının içeriklerini, nasıl üretildiğini görüyorsunuz. Son olarak tadım aşamasından sonra, eğer isterseniz barın arka tarafına geçip biranın bardağa nasıl doldurulması gerektiğini de öğrenebilirsiniz. Heineken deneyiminden sonra ise soluğu kanal gezisi yapılacak teknede alıyoruz. Hafif yağmurlu bir günde Amsterdam'ı bir de kanallarından gördükten sonra meşhur iamsterdam yazısında da fotoğraf çektirip şehre veda ediyoruz.





Şehirde diğer görülebilecekler arasında Rijksmuseum, Vondelpark ve yel değirmenleri sayılabilir. Şehrin genel atmosferi Amsterdam'ın rahatlık ve eğlence şehri olduğunu insana hatırlatıyor. Özellikle üniversite yıllarında kalabalık arkadaş grubuyla gezilecek cinsten bir şehir burası...