14 Kasım, 2014

Konuk yazardan: "Antandros Antik Yerleşimi ve Arkeolojik Kazıları"

Cuma, Kasım 14, 2014 Gönderen Berna Arslan , , , , , yorum yok

Konuk yazarımız Erol Kuntsal, detaylı ve ilgi çekici hazırlanmış bu yazısıyla Antandros antik yerleşim yerini, tarihini ve güncel arkeolojik kazıları aktarıyor.

Erol Kuntsal'ın kıvılcımını ateşlediği ve sunuşunu yazdığı kitap "Çanakkale'den Bağdat'a Esaretten Kurtuluş Savaşı'na", İş Bankası Yayınları tarafından kısa zaman önce yayımlandı. Yakın zamanda bu konuda daha çok bilgi vermeyi umuyoruz.

Erol Kuntsal'ın diğer yazılarını okumak için buraya, tüm konuk yazarlarımızın yazılarına göz atmak için buraya tıklayabilirsiniz. Konuk yazar olmak için benimle iletişime geçebilirsiniz. 



Kara yolu ile Çanakkale’den İzmir’e giderken, antik dönemdeki adı İda Dağı olan Kaz Dağı’nın güney eteklerinden eşsiz bir manzarayı seyrederek deniz seviyesine inerseniz, Edremit Körfezi’nin kuzey kıyısındaki, Balıkesir iline bağlı Edremit ilçesinin Altınoluk yerleşimine kadar gelirsiniz.
Altınoluk’un 2 km. doğusunda, denize dik inen 215 m. rakımlı Kaletaşı Tepesi’nin zirve ve batı yamaçlarında, antik dönemdeki adı Antandros olan antik bir yerleşim yeri bulunur.
Çanakkale-Edremit karayolu, Antandros Antik Kenti’nin üzerinden geçer.
Bu yazımda sizlere antik Antandros yerleşimini ve kazı sonuçlarını anlatmaya çalışacağım.
Ama önce mümkün olduğu kadar kısa, Antandros’un ve bölgenin tarihini anlatmam lazım.
Edremit Körfezi ve Antandros çok eski ve önemli bir yerleşim yeri olduğu için, bu anlatımı sizi sıkmadan, sabrınızı zorlamadan, satır başları ile yapmaya çalışacağım.
Bu arada; Antandros adını aklınızın bir köşesine yazın, çünkü gelecek yıllarda bu adı daha çok duyacaksınız.




ANTANDROS’UN VE BÖLGENİN KISA TARİHİ

Antik yazarlara göre Troia Savaşı'na kadar uzanan Antandros'un tarihi MÖ 13. yüzyıldan başlayarak, MS 18. yüzyılda yeniden keşfedilişine ve 2000'lerde başlayan ilk bilimsel çalışmalara kadar devam eder.
Antik yazar Vergilius, Aeneas adlı eserinde MÖ 1200′lü yıllarda Akhalar ile Troialılar arasındaki savaş sonrasında yıkılan Troia kentinden kaçan Aeneas ve yanındakilerin, İda Dağı eteklerindeki Antandros’ta donanmalarını kurduklarını yazar. Roma İmparatorluğu’nun kurucusu kabul edilen Romus’un ve Romulus’un dedesi olan Aeneas, “Fırtına Gemisi” (The Tempest) adlı mitolojik gemisi ile Antandros’tan hareket ederek İtalya’nın Castro kentine gider.
Son yıllarda, Roma İmparatorluğunun kurulmasına neden olan mitolojik yolculuğun aynı şartlarda tekrar yapılması için hazırlanan proje Avrupa Birliği tarafından kabul edildi, ancak maddi problemler sebebiyle henüz gerçekleşemedi.  
Antik yazar Herodotos, Pers kralı Xerxes’in MÖ 483 yılında Yunanistan’a yapacağı seferin hazırlıklarını ve ordunun izlediği güzergâhı anlatırken, ordunun Antandros’u geçerek İda eteklerinde konakladığını, gece çok şiddetli bir fırtına olduğunu, yıldırımlar düştüğünü ve önemli bir kayıp verildiğini yazar.
Antik yazar Strabon, Geographika adlı kitabında, antik yazarlardan Alkaios’un Antandros’dan bahsettiğini yazar ve kentin bulunduğu coğrafya hakkında bilgi verir. Kitabın 1620 basımında bölgeye Adramytteion Körfezi deniyor. Şimdiki adı olan Edremit Körfezine ne kadar benziyor, değil mi?
Körfezin kuzeyinde Antandros, yukarısında Truva kralı Priamos’un oğlu Paris’in, Athena, Hera ve Aphrodite arasındaki güzellik yarışması için hakemlik yaptığı söylenen Aleksandreia Dağı bulunuyor.
Körfezin iç kısmında İda Dağı’ndan gelen kerestelerin pazarlandığı Aspaneus ve Atinalılar tarafından kolonize edilmiş, hem bir limanı hem de deniz üssü olan Adramytteion kenti yer alır.
Kafkas halklarından olan savaşçı Kimmerler, daha da savaşçı İskit baskısı sonucu Kafkasya’yı aşarak MÖ 8. yüzyıl sonunda Doğu Anadolu’ya ulaşırlar. Önce Urartularla karşılaşırlar, ardından Asurlularla savaşırlar ve Orta Anadolu’da Kappadokia’yı ele geçirirler, MÖ 696 yılında Phryg Devleti’ne saldırırlar ve Phryg kralı Midas’ın ölümüne neden olurlar, ardından Lydia Devleti’ne saldıran Kimmerler’in bir bölümü kuzeye ilerler ve Antandros’a yerleşirler.
Kimmerlerin Antandros’taki işgaline MÖ 570 de Lydia kralı Alyattes’in oğlu Kroisos son verir.
MÖ 508 yılında Pers kralı Dareios’un komutanlarından Otanes tarafından ele geçirilen kent, tüm Anadolu gibi Pers egemenliğine girer.
Antik kaynaklarda kentin adı Atina ile Sparta arasında MÖ 431 yılında başlayan ve MÖ 404 yılında biten Peloponnesos Savaşları’nda sıkça geçer. Savaşın ilk evresinde Lesbos adasını (bugünkü Midilli adasını) ve buradaki Mytilene kentini ele geçiren Atinalılar, kent halkının bir kısmını sürgüne gönderirler. Sürgün edilenler, yanlarına Peloponnesos’tan paralı askerler alarak Antandros’u ele geçirirler. Bu insanlar Antandros’un, İda Dağı’na yakın olması ve gemi yapımında kullanılacak gereçlerin bol olmasından faydalanarak gemi yapacak, Lesbos’a saldırıp geri aldıktan sonra karşı kıyıdaki diğer kentleri de ele geçireceklerdir. Ancak Antandros’un, Lesboslu sürgünlerin eline geçmesinden kısa süre sonra Atina donanması yanına müttefiklerini de alarak Antandros’u geri alır ve Antandros, Attika-Delos Deniz Birliği’ne girer. Birliğe üye kentlerin ödedikleri vergilerin yılının ve miktarının yazıldığı listelerde, Antandros adına ilk olarak MÖ 425 yılında, ikinci kez MÖ 421 yılında ödediği vergiyle rastlıyoruz. Bu tarihten itibaren kayıtlarda Antandros ismine bir daha rastlanmaz.
Kent, MÖ 410 yılında Perslerin denetimi altına girer. Persler, MÖ 410-408’de Antandros’ta bir garnizon bulundurmaktaydılar.
Antik tarihçi Ksenophon’a göre, Peloponnesos Savaşında, Peloponnesos birlikleri MÖ 410 yılında yenilgiye uğrar ve Pers satrabı, Peloponnesoslular’ın birliklerine ve müttefiklerine, savaşta kaybettikleri gemilerinin yerine yenilerini yapmaları için para verip Antandros’a gönderir. Gemilerin yapımı sırasında Syrakusailılar, Antandros halkı ile işbirliği yapıp yıkılan surlarının onarılmasında yardım ederler, ayrıca nöbet tutmalarındaki gayretleri ile Antandroslular’ın takdirlerini kazanırlar. Syrakusailılar’ın bu davranışları sonucunda Antandroslular, onlara vatandaşlık hakkı tanırlar.
MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender’in Anadolu’yu ele geçirmesiyle beraber, Pers kontrolündeki Antandros, özgürlüğüne kavuşur ve özgür bir kent olarak yeniden sikke basmaya başlar. Zira sikke basmak, kentin özgürlüğünün bir işaretidir.
Antandros, Pergamon Kralı II. Eumenes zamanında Suriye kralı III. Antiokhos ile MÖ 189 yılında yapılan Magnesia Savaşı ve sonrasında MÖ 188 yılında imzalanan anlaşma sonunda Pergamon Krallığı’nın denetimi altına girer.
Roma’nın Anadolu’ya girmesinden sonra tüm Anadolu gibi Roma İmparatorluğu egemenliğine giren Antandros, Hıristiyanlık döneminde bir piskoposluk merkezine dönüşür.
Orta Çağ'daki Arap akınlarından kaçan halkın korunmak amacıyla bugünkü adı Şahin Kale olan surla çevrili, sarp kayalık üzerine taşındığı anlaşılmaktadır.

Yerleşim alanı 16. yüzyılda, bugünkü Altınoluk beldesinin eski köy yerleşiminin bulunduğu alana taşınır ve piskoposluk merkezi olan yerleşim, Papazlık adını alır.

İZLERİ KAYBOLAN ANTANDROS YERLEŞİMİNİN YENİDEN BULUNMASI

Antandros Antik Kentinin yerinin bulunması araştırmaları, 1842 yılında Heinrich Kiepert’in, Avcılar Köyü camisinin duvarında Antandros adının geçtiği yazıtı keşfetmesiyle başlar. Bu yazıta dayanarak yeri yaklaşık olarak tespit eder. 1888 yılında Fabricius ile birlikte geri döner, Antandros adının geçtiği ikinci bir yazıtı ve Antandros sikkelerini görür, önceki saptamasının doğru olduğunu anlar. Antandros olarak saptadığı, bugünkü adı Kaletaşı olan tepeye Fabricius ile birlikte tırmanır ve bir şehir yerleşimini doğrulayacak miktarda mermer ve seramik parçası bulur, yaptığı ölçümde tepenin 215 metre yükseklikte olduğunu belirler.
Kiepert’ten sekiz yıl sonra Judeich, tepe üzerinde incelemeler yapar, şehri aşağı ve yukarı kent olarak ikiye ayırır ve Antandros’u fazla büyük olmayan bir şehir olarak nitelendirir.
Bu arada; Truvayı kazan, hazineyi bulan ve yurt dışına kaçıran Schliemann, 1881 yılında aynı yoldan geçer, Kiepert’in ilk bulduğu yazıtı görür, bir antik kentin varlığını saptar ve köylülerin civarda birçok gümüş Antandros sikkesi bulması dikkatini çeker.  
1911 yılında şehri ziyaret eden Leaf, tepenin batı bölümünün sahipleri tarafından bir mezar açıldığını, bir rahibe için dikilmiş, ama sonra ikinci kez kullanılmış bir heykel altlığının çıkarıldığını saptar. Buna dayanarak, şehrin nekropolisinin (mezarlığının) tepenin batı yamacında, garnizonun tepenin zirvesinde, ticaret merkezi ve limanların tepenin doğusunda olduğuna kanaat getirir.
Cook, 1959 ve 1968 yıllarında yaptığı incelemede tepenin doğu yamacında herhangi bir buluntunun olmadığını, asıl yerleşimin tepenin batı yamacında olması gerektiğini söyler.
Şehrin üzerinde bulunduğu Kaletaşı Tepesi, denize doğru dik bir eğim ile sona erer. Modern asfalt, tepenin eteği kesilerek yapılabilmiştir. Asfaltın yapımından önce ulaşım, deniz ile tepe arasındaki dar, çakıldan oluşan deniz kıyısından gerçekleşiyordu.
Antik yerleşimin bulunduğu Kaletaşı Tepesinin batısında uzanan sahil şeridinin imara açılması ile 1989 yılında başlayan temel kazılarında bazı mezarlara rastlanır ve 1991 yılında Müze Kurtarma Kazıları başlatılır. Bu alanın MÖ 7. yüzyıldan MÖ 2. yüzyıla kadar nekropolis alanı olarak kullanıldığı anlaşılır ve kazılar aralıklarla devam eder, 1995 yılında kazılara son verilir.
2000 yılında Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Gürcan Polat başkanlığında bir ekip yüzey araştırması yapar ve sonucunda Kaletaşı Tepesi’nde sur ile çevrili bir yerleşimin varlığı saptanır. Çam ve zeytin ağaçları ile kaplı tepenin batı yamacında yapılan yüzey araştırmasında elde edilen veriler, bu alanın en azından MÖ 6. yüzyıldan başlayıp Bizans dönemini de içeren uzun bir zaman dilimi boyunca iskân gördüğünü ortaya koyar. Tepenin batısından denize dökülen derenin batısında ve doğu yamaçlarındaki araştırmalarda, yerleşime ait veriler elde edilemez.
2001-2006 yılları arasında Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü ile Balıkesir Müzesi'nin ve Altınoluk Belediyesi’nin ortak çalışmalarıyla süren kazılar, 2007 yılında Prof. Dr. Gürcan Polat başkanlığında devam eden akademik bir kazıya dönüşür.
15 yıldır devam eden, "Yamaç Ev" ve "Nekropolis" dışında çeşitli alanlarda devam eden kazılarda, kentin uzun yüzyıllara uzanan geçmişini daha iyi anlayabileceğimiz pek çok bilgiye ulaşılmakta.

KAZI ALANI VE BULUNTULAR


YAMAÇ EV


Antandros kazılarının en önemli bölümü “Yamaç Ev” olarak adlandırılan Roma villasıdır. 2001 yılında başlanan kazılarda bugüne kadar 19 bölümü ortaya çıkarılan villa, 1100 m2’lik bir alanı kaplamakta. Denize bakan bir yamaç üzerine yerleştirilmiş olması nedeniyle klasik Roma ev tipinden farklı olarak, “sıralı ev tipi” olarak adlandırılan bir mimari üslupla inşa edilmiş. Yan yana dizilmiş altı odası dışında mutfak, teras ve oldukça görkemli bir hamam Yamaç Ev’i oluşturmakta. Evin özellikle taban mozaikleri ve freskleri dikkat çekiyor. Kazılar, villanın MS Geç 3. Yüzyıl’da inşa edildiğini, MS 6-7. Yüzyıl’a kadar bazı tadilatlarla birlikte kullanıldığını ortaya koymakta. Bu tarihte, Batı Anadolu’yu etkisi altına alan Arap akınlarından kaçan halk kenti terk ederek, bugün Şahin Kalesi olarak adlandırılan, oldukça korunaklı doğal bir kale görünümündeki tepeye taşınmış.


NEKROPOLİS (MEZARLIK)

Antandros nekropolisi, yerleşimin yer aldığı Kaletaşı Tepesi’nin yaklaşık 400 m. batısında, deniz ile ona paralel olarak uzanan tepe arasındaki 50–60 metrelik yamaç ve düzlükte yer almakta. Kazılar, nekropolis alanının MÖ erken 7. yüzyıldan Helenistik Dönem sonuna kadar kesintisiz bir şekilde kullanıldığını ortaya koyuyor.
Maalesef bugün bir yazlık sitenin büyük bir bölümünün üzerine oturduğu nekropolis alanında, 2001 yılından beri devam eden sistemli kazılar, nekropolis alanının sınırlarını tespit etmeye yönelik olarak sürüyor. Kazılar önce küçük bir sondaj ile başlamış, yoğun gömü nedeniyle dört bir yana genişletilerek büyük bir açmaya dönüşmüş, bugüne kadar 412 mezar saptanmış. Nekropolis, coğrafi konumu gereği, kuzeyindeki tepeden erozyonla gelen toprak nedeniyle tabakalı bir yapıya sahip ve henüz tam olarak plan elde edilememiş olmasına karşın, MS 4. yüzyılda bu alanın, nekropolis özelliğini yitirerek, yerleşim alanına dönüştüğü anlaşılmakta.
Arkaik döneme ait çocuk mezarlarının aksine, yetişkin mezarlarının hepsinde kremasyon (yakma) uygulandığı görülüyor. Bazı kremasyon mezarlarda topraktaki yanık tabakası ve yüksek ısıdan meydana gelen kırmızılaşma, bireyin gömüldüğü yerde yakıldığını kanıtlamakta. Bir kısmı ise ikincil kremasyon, yani başka yerde yakılarak toplanan kemiklerin bir kap içerisine konulması sonrasında gömülmüşler. Kremasyon mezarlarda genellikle bronz hediyeler ele geçerken, çocuk ve bebek mezarlarında, içlerinde aşık kemiklerinin de bulunduğu (yakın zamana kadar Anadolu’da çocukların oyun aracı olarak kullandığı, koyunun dizinde bulunan çok ilginç bir kemik)  zengin hediyelere rastlanmakta. Bu döneme ait mezarlarda yapılan antropolojik incelemeler, yetişkinlerin yakılarak, 7 yaşından küçük çocukların yakılmadan gömüldüğünü ortaya koyuyor. MÖ 7. yüzyıl ortalarına doğru geleneğin değişmeye başladığı, yetişkinlerin yalnızca kremasyon değil, aynı zamanda inhumasyon (yakmadan gömme) olarak da gömüldükleri gözleniyor.
İlk lahit kullanımı, yetişkin bireylerin yakılarak gömülmediği MÖ 6. yüzyılda görülmeye başlıyor. Bu yüzyıla ait üç pişmiş toprak lahit bulunmuş ve Cook tarafından Albertinum Grubu olarak isimlendirilen lahitlerle büyük benzerlik gösteren bu lahitler, muhtemelen Klazomenai’den ithal edilmiş. Zira Batı Anadolu’daki diğer bir yerleşim yeri olan Klazomenai’de o dönemde lahit imalatı yapılıyor ve erişkin erkeğe ait hediyenin lahit dışına bırakılması, Klazomenai’de yaygın bir uygulama.
MÖ 5. yüzyılda pişmiş toprak lahitlerin yerini, tufa taşından yapılmış, kapaklı taş lahitler alıyor ve bu dönemde yetişkin bireylerde kremasyon uygulaması, yavaş yavaş yerini inhumasyona bırakıyor. MÖ 5. yüzyıla ait lahitlerde çoklu gömüler dikkat çekiyor.
MS 2. yüzyıla ait yalnızca bir mezarda birey doğu-batı yönünde yatırılmış, Bizans Dönemi’ne tarihlenen mezarlardan birinde ise kadın bireyin başı batıya gelecek şekilde batı-doğu yönünde yatırılmış.
Antandros nekropolisi, Batı Anadolu’da bulunan en önemli nekropolis. Kazılar, antik dönem ve sonrasındaki medeniyetler ve gelenekleri konusunda çok zengin bilgilere ulaşmamızı sağlıyor.

DİĞER KAZILAR

Yamaç ev ve Nekroplis dışında; Sur bölgesinde, Roma evi bölgesinde, Yol üstünde, Dere boyunda, Yol altında ve Su altında da kazı çalışmaları devam ediyor.

BULUNTULARIN SERGİLENDİĞİ MÜZELER

Kazılarda bulunan eserler, Balıkesir’deki Kuvayı Milliye Müzesinde ve Bursa Arkeoloji Müzesinde sergilenmekte. Umarım bir gün Altınoluk’ta bir Antandros müzesi açılır ve bulunanlar ait oldukları yerde sergilenir.

SÖZÜN ÖZÜ

Kazılar, okulların tatil olduğu Temmuz ve Ağustos aylarında, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü talebeleri ve öğretim üyelerince yapılıyor.
Eğer bu aylarda bir gün yolunuz bu bölgeye düşerse, kazıları görmek için muhakkak ziyaret edin.
Sizi pırıl pırıl arkeolog adayı öğrenciler, arkeologlar ve öğretim üyeleri karşılayacak, sorularınıza içtenlikle ve doğru cevaplar vereceklerdir. 
Altınoluk’un Temmuz ve Ağustos aylarındaki sıcağında, yerlerde ve toz toprak içinde, iğneyle kuyu kazarcasına kazı yapan bu gençleri gördükçe gurur duyacaksınız.
Yorgunluklarını gidermek için yanınızda biraz meyve veya meşrubat götürürseniz bilin ki çok makbule geçecek.
Belki siz oradayken, gözünüzün önünde bir sikke, bir vazo veya başka bir obje bulacaklardır.
Bu heyecanı ve mutlu koşuşturmayı görün ve “Böyle gençlerimiz de var” diyerek umut tazeleyin.    
Belki öğle tatilinde bir çardağın altında kendi hazırladıkları köfteyi ve salatayı yerken, gazete kâğıdı ile kaplı masalarına sizi de buyur ederler.

Ne Dersin:

0 yorum: