24 Ocak, 2017

Konuk yazardan: "Kılıç (Uluç) Ali Paşa, Mimar Sinan, Cervantes ve Don Kişot Üçlemesi"


Konuk yazarımız Erol Kuntsal, bu ilgi çeken ayrıntılarla dolu sürükleyici tarih yazısında yan yana nasıl geleceğini merak edeceğiniz üç ismin hikayesini işliyor.

Erol Kuntsal'ın diğer yazılarını okumak için buraya, tüm konuk yazarlarımızın yazılarına göz atmak için buraya tıklayabilirsiniz. Konuk yazar olmak için iletişime geçebilirsiniz. 




Çağdaş olsalar bile bu isimler nasıl yan yana gelir demeyin. 1500’lü yıllarda yapacağımız ve önemli bir kısmı denizlerde geçecek bu kısa geziye katılırsanız sebebini anlayacaksınız.

Kılıç (Uluç) Ali Paşa (1500 – 1587)

Galata’dan Kabataş’a giderken, Tophane semtinde, yolun sağında güzel bir câmi vardır. Çoğumuz önünden geçeriz ama ismini bilmeyiz. Bu câmi Kılıç Ali Paşa Câmiidir ve yaptıran kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa, Türk denizciliğinin en parlak şahsiyetlerinden biridir. Sadece bizde değil, dünya denizcilerinin de en büyüklerinden sayılır. 

Kılıç Ali Paşa

Güney İtalya’nın Calabria bölgesindeki Castella kasabasında doğar. Balıkçı bir ailenin çocuğudur. 14 yaşında papaz olmak için Napoli’ye giderken Cezayirli Müslüman korsanlara esir düşer ve bir süre forsalık yapar. Bu dönemde adı Giovanni Dioniği Galeni’dir. Müslüman olur ve İtalyanca isminden bozma Uluç Ali diye anılır. Uluç, Arap asıllı olmayan korsanlara verilen addır. Bazı kaynaklara göre de, ailesi Aydın sahilinde yaşayan Türkmenlerdendir. Saint Jean Şövalyelerince kaçırılıp İtalya’ya götürülür. Castella’da bir İtalyan asilzâdesinin emrinde büyür. 

Özetle; bazıları İtalyan, bazıları Türk asıllı olduğunu söyler. İtalyanlar, 1989’da Castella kasabasının en büyük meydanına, onun büyük bir heykelini dikerler ve sahip çıkarlar. (Castella, çizme şeklindeki İtalya’nın tabanındadır!) Irkı ne olursa olsun Uluç Ali, Osmanlı terbiyesiyle büyür. Zekâsıyla, kabiliyetiyle ve düzgün fiziğiyle dikkat çeker. Kendisine itimat edenlerin yüzünü kara çıkarmaz. Barbaros Hayreddin Paşa’nın himayesinde ve 1548’den sonra Turgut Reis’in yanında yetişir. 1551’de Turgut Reis’in yanında İstanbul’a gider ve bir süre tersane kaptanı olarak çalışır. Turgut Reis’in yanında Trablus’un fethine, Sicilya ve Napoli seferlerine katılır. 1560’da Piyale Paşa komutasında Akdeniz’e çıkan donanmada görev alır ve Cerbe deniz savaşında bir filoya komuta eder. 1565’de Malta kuşatmasına katılır, kuşatmada şehit düşen Turgut Reis’in yerine Cezayir Beylerbeyliğine getirilir. 

Osmanlı donanması, 7 Ekim 1571’de İnebahtı deniz savaşında; Papalık, Malta, Venedik ve İspanya müttefik donanmasına  karşı ilk defa bozguna uğrar. 295 parçadan oluşan Haçlılara karşı, savaşın açık denizde yapılması gerektiğini kabul ettiremediği kaptan-ı derya Müezzinzade Ali Paşa ve Pertev Paşa dışında, sağ kanatta İskenderiye Beyi Mehmet Bey ve sol kanatta Uluç Ali Paşa vardır. Tam olarak bilinmemekle birlikte, elde 180 ile 250 arasında gemi bulunmaktadır. İki donanma Mora'nın kuzeyinde, İnebahtı Körfezi'nde karşılaşır. Savaş, Haçlı donanmasının kesin zaferiyle sonuçlanır. Haçlılar 16 bin ölü ve yaralı ile 15 gemi kaybederken, Osmanlılar 30 bin ölü ve yaralı ile 140 gemi kaybederler. Kaptan-ı derya bile şehit düşer. 

Haçlı donanmasının yaralıları arasında, yıllar sonra Don Kişot romanını yazan Miguel de Cervantes Saavedra da bulunmaktadır.

Uluç Ali Paşa çok iyi savaşır. Malta Şövalyeleri’nin komutan gemisini ele geçirir ve düşmanın sol kanadını oluşturan Malta donanmasını yok eder. Ancak savaşın kazanılmayacağını anlayınca, emrindeki 30 gemiyle birlikte ağır yara alan donanmayı savaş alanından kaçırmayı başarır ve İstanbul’a döner. Bozgun haberini Edirne’deki II. Selim’e bildirir ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa tarafından 71 yaşında kaptan-ı derya, yani deniz kuvvetleri komutanı yapılır ve bu görevde 16 yıl kalır. Uluç olan lakabı Kılıç’a çevrilir. Adı artık kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa olurken, kendisinden yeni bir donanma hazırlaması istenir. Bunun için pek çok malzemeye ihtiyaç olduğunu, kısa sürede böyle bir donanmanın hazırlanmasının zor olduğunu söyleyen Paşa'ya Sokullu’nun, "Donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabiliriz. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al" demesi, İmparatorluğun o dönemdeki gücünü göstermesi bakımından önemlidir. 

1574’de Tunus’u İspanyollardan geri alması diğer bir başarısıdır. Kaptan-ı deryalığı sırasında birkaç padişah değişir, ama o görevinin başındadır. İnebahtı’da imha edilen donanmayı kısa sürede yeniden kurar. 250 gemiden oluşan yeni donanma, vefatından sonra yüz seneden fazla dünyanın en güçlü donanması vasfını taşımaya devam eder. 

Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, 7 Mart 1573’de Venedik büyükelçisi Barbaro’ya: “Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür biter” der. İşte o yenilgi İnebahtı savaşıdır. 

Sadece başarılarıyla değil, yaptığı hayır işleri ile de tanınır. Padişah III. Murat’ın oğlu şehzade Mehmet için Sultanahmet Meydanında yapılan meşhur sünnet düğününde, Kılıç Ali Paşa tarafından sunulan havai fişek gösterisi İstanbulluları büyüler. 

Yaşı ilerleyince; adının sadece denizlerde değil, yanında medresesi, sebili ve hamamı olan bir câmi ile de anılmasını ister. Devletin en güçlü mevkilerinden biri olan kaptan-ı deryalık makamındadır, ama yine de zamanın devlet adamları gibi o da padişaha sormadan hiçbir iş yapmamayı âdet edinir. Bu maksatla Sultan III. Murad’ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirir. Padişah latife olsun diye, “İstanbul’da cami yapılacak yer yok, sen deryalar serdarısın, sana karadan bir karış toprak veremem, var git câmini deryaya kur” der. Kılıç Ali Paşa “Başüstüne!” der. Padişah sonradan “Maksadım lâtifeydi, dilediği yere câmisini yapsın, bunca külfete girmesin” diye haber gönderdiyse de, hünkârın ilk emrini yerine getirmekten vazgeçmez. “Padişah ağzından söz bir kere çıkar. Onu tutmamak olmaz. Hükümdarları Allah söyletir.” diye düşünür. Kaptan-ı deryalar hep deniz kenarına cami yaparlar; Kılıç Ali Paşa, Sinan Paşa, Cezayirli Gazi Hasan Paşa ve diğerleri... Mimar Sinan’dan yardım ister. Caminin deniz üzerine yapılacağını söyleyerek nereye yapılmasının uygun olacağını sorar. Sinan, Tophane sahilinde denizi doldurtarak küçük bir yarımada oluşturur. 

Topografyadaki değişim yüzünden bugün camii ve külliyesi kıyıdan uzakta kalmış olsa da caminin içi ve dışı mimari olarak önemli bir değişikliğe uğramamıştır. Bugün bile bütün haşmet ve zarafetiyle ayakta duran Kılıç Ali Paşa Câmii ile külliyesinin inşası 1580’de biter. 

Kılıç Ali Paşa Camii (kaynak: http://t24.com.tr/files/alem-2.jpg)

Halk arasında, sabah namazını kırk gün fasılasız Kılıç Ali Paşa Câmiinde kılanların muhakkak Hızır Aleyhisselâmı göreceğine inanılır ve her yerden bu niyetle gelen insanlar câmiyi doldurur. Paşa, câminin tamamlanmasından sonra yedi sene daha yaşar. Vefatına kadar vakit namazlarını hep bu câmide kılar, medresedeki talebelerle yakından ilgilenir. Denizcilikte kendisini geliştiren, ömrünü vatan hizmetine adayan, zaferden zafere koşarak adını tarihe yazdıran ve hayatında hiç mağlubiyet tatmayan Paşa, bir sabah namazını yine camide kılıp fakirlere sadaka dağıtıp evine döndüğünde hastalanır ve vefat eder. Karısının adı Selime Hatun’dur ve hiç çocuğu olmamıştır.


Kılıç Ali Paşa Beşiktaş ve Fındıklı’da, Hanımı da ayrıca Fındıklı’da mescitler yaptırırlar. İkisi de muhtaçların ihtiyaçlarını giderir, muntazam bir şekilde aylık verirlerdi. 
Cami’nin arkasındaki mezarlıkta denizci mezarları var.
Kılıç Ali Paşa’nın türbesi de orada. 

Mimar Sinan (1489 – 1588)

Özetlemek gerekirse; 1512’de devşirilerek Kayseri’den İstanbul’a getirilir ve önce taşra hizmetinde çalıştırılır. Daha sonra Acemi ocağına ve Yeniçeri ocağına alınır. Kanuni Süleyman’ın 1521 Belgrad seferine ve 1522 Rodos seferlerine katılır. 1526 Mohaç seferinde zemberekçibaşı (baş teknisyen) olur. 1529 Viyana ve 1534-1535 Irak seferlerine katılır. Van gölünü aşacak üç geminin yapımında gösterdiği başarısıyla hasekiliğe yükselir. 1536 Boğdan seferinde Prut nehri üzerine üç günde kurduğu köprüyle dikkat çeker ve saray baş mimarı olur. 360’ı aşkın eseri vardır. Bunların 84’ü cami, 57’si medrese, 8’i köprü ve 40’ı hamamdır. Hepsinin yapımında fiilen bulunması mümkün değildir. Ama projeleri hazırlayan ve uygulatan odur. 1550-1557 yıllarında kalfalık eserim dediği Süleymaniye camiini, 1569-1575 yıllarında ustalık eserim dediği Selimiye camiini yapar. 

Sinan, Kılıç Ali Paşa Camii ile birlikte üç kaptan-ı deryaya aynı sahil boyunca üç güzel câmi yapar; Kasımpaşa’da Piyâle Paşa ve Beşiktaş’ta Sinan Paşa câmileri. Sinan'ın ustalık devri eseri olan Kılıç Ali Paşa Camii'nin hemen yanında, daha sonra Sultan I. Mahmut’un yaptırdığı Tophane Çeşmesi ve Sultan Abdülmecid’in yaptırdığı Nusretiye Saat Kulesi vardır. 

Dış görünüşe biraz dikkatli bakınca, bildiğiniz başka bir binayı andırdığını göreceksiniz. İki binanın boyutları çok farklı olduğu için benzerlik ilk anda gözünüze çarpmayabilir, ama Kılıç Ali Paşa Camii Ayasofya'nın küçük ölçekli bir tekrarıdır. Sinan camiyi Ayasofya'nın basit bir kopyası olarak değil, onun eksik yönlerinin tamamlanıp, mimari yönden daha geliştirilmiş hali olarak yapmıştır. İhtimal ki, Ayasofya’nın mimarları yerinde ben olsam bu binayı nasıl yapardım, ya da Ayasofya böyle olsa daha mükemmel olurdu düşüncelerle yapmıştır. Kubbenin iki yayında kemerler ve binayı dıştan destekleyen duvarlar var. Binanın içinde Ayasofya’nın özellikleri pek yok, çünkü Ayasofya'ya güzelliğini ve büyüleyiciliğini veren çok sayıdaki sütun burada iyice azaltılmış. Ama ondan daha güzel ve daha aydınlık. Mihraptaki çiniler, İznik'in parlak döneminin ürünü.

Osmanlı zamanında sadrazam bile olsa kimse padişaha saygısından iki minareli ve kubbe çapı 15 metreyi geçen câmi yaptıramazdı. Bu imtiyaz padişaha aitti. Onun için Kılıç Ali Paşa Câmii tek minarelidir. Kubbesi de selâtin câmilerden daha küçüktür ve 12 metredir. Avlu duvarları, yapıldığı dönemde denize bitişikti. Zamanla deniz o kadar dolduruldu ki, sahil câmiden uzaklaştı ve şimdiki mesafeye ulaştı. 

Cervantes (1547 – 1616) ve Don Kişot

Miguel de Cervantes Saavedra, gezginci ve yoksul bir hekimin oğludur. Babasının yaşamına uymak zorunda kalır ve okumaya meraklı olmasına rağmen düzenli bir öğrenim göremez. 

1569’da Papa’nın İspanya elçisinin hizmetine girer. Safkan olduğunu, Yahudi veya Magripli kanı taşımadığını onaylayan bir belge alır. Aynı yıl Madrid’de kız meselesinden bir asilzâdeyi yaralar ve hakkında tutuklama kararı çıkarılır. Ceza olarak sağ eli kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacaktır. Elini kurtarmak için İtalya’ya kaçar, İtalya’yı dolaşır, bu arada klasikleri ve İtalyan edebiyatını okur. 

1570’de II. Selim Kıbrıs’ı fethedince, Papa 5. Pius, Osmanlılara karşı haçlı ittifakı çağrısında bulunur. Çağrıyı İspanya ve Venedik kabul eder. Deniz muharebesi için hazırlanan Roma’daki İspanyol birliğine katılanlar arasında parasız olduğu için Cervantes de vardır. 7 Ekim 1571’de, tarihin gördüğü en büyük deniz savaşı olan İnebahtı Savaşı’na katılan Yüzbaşı Cervantes, göğsünden yaralanır ve bir top güllesiyle de sol eli kullanılamaz hale gelir. Sağ elini kurtarmak için Madrid’den kaçan yazar, bu defa sol elini kurtaramamıştır. 1574’e kadar Navarin’de ve Tunus’ta savaşlara katılır. 

Cervantes'in Juan de Jáuregui tarafından yapılmış portresi.
Bu portrenin gerçekten Cervantes'i yansıtıp yansıtmadığı bilinmemektedir.

1575’de İspanya’ya dönerken bindiği İspanyol gemisi, Marsilya açıklarında Cezayirli Türkler tarafından kuşatılır. Arnavut asıllı Türk denizcisi Deli Mehmet Reis tarafından esir alınır. Deli Mehmet Reis, İnebahtı Savaşı’nda filosunu Haçlıların eline geçmekten kurtaran Uluç Ali Reis’in yardımcılarındandır. Esirler arasında Cervantes’in kardeşi Rodrigo da vardır. Cezayir’de beş yıl esaret hayatı yaşayan Cervantes, altı defa kaçma teşebbüsünde bulunur ama başaramaz. Sertliği ile tanınan Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa, defalarca kaçmaya teşebbüs eden bu esire acaba neden ağır bir ceza vermez? Ondaki zekayı, yaratıcılığı ve farklılığı mı görmüştür, yoksa başka sebepler mi vardır? Bu konuda çeşitli yorumlar var. 1580’de İstanbul’a getirileceği sırada bir rahip tarafından satın alınarak özgürlüğünü kazanır. 


Bir iddiaya göre; Akdeniz’de beş yıl boyunca Osmanlı leventleriyle savaşan, daha sonra bir beş yıl da esaret hayatı yaşayan  Cervantes, Türklerden o kadar korkmuştur ki, romandaki yel değirmenleri Türkleri, Don Kişot aptal bir savaşçıyı yani Avrupalıları temsil etmekte, dolaylı olarak Türklerle savaşmanın aptallık olduğu vurgulanmaktadır.

Cervantes, kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa'yı söyle anlatır: "Esir olarak kürek çekmiş, daha sonra dinini değiştirmiş ve Müslüman olmuştu. O kadar cesurdu ki, ahlaksızca yollara başvurmadan Cezayir beylerbeyi olmuş, sonra da hükümdarlığın en yüksek rütbelerinin üçüncüsü olan kaptan-ı deryalığa getirilmişti. Aslen Calabria'lıydı, ahlaklı ve iyi bir adamdı, esirlerine çok insanca davranırdı. Öldükten sonra geriye kalan üç bin esiri, vasiyet ederek, padişah ve diğer dönme askerler arasında paylaştırıldı. Ben Venedikli bir dönmeye düştüm.” Anlattığı Venedikli dönme, Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa’dır. 

Cervantes, yenilmez denilen Osmanlı donanmasını yenmiş bir ordunun talihsiz askeridir. "Büyük savaş hazırlıklarının yapıldığı konuşuluyordu; bütün bunlar beni etkiledi, harekete geçirdi, beklenen sefere katılmaya heveslendirdi. Her şeyi bırakıp İtalya'ya girmek istedim ve öyle yaptım. Talihim varmış, Senyor Don Juan de Austria, Cenova'ya yeni gelmişti, Venedik donanmasıyla birleşmek üzere Napoli'ye geçiyordu, daha sonra donanmalar Messina'da toplandı. Kısacası, o şanlı seferde ben de, başarılarımdan ziyade talihim sayesinde, şerefli piyade yüzbaşısı rütbesine getirilerek yer aldım. Bütün dünya milletlerinin Osmanlıların kibir ve küstahlığını kırdığı, Hıristiyan âleminin o mutlu gününde, İnebahtı açıklarında bulunan onca talihli insan arasında, bir ben talihsizdim!"  

1580’de Madrid’e döndükten sonra geçimini yazarlıkla sağlamaya çalışır. 1580’de tiyatro oyuncusu bir kadından bir kızı olur. 1584’de 19 yaşında ve yüklü drahoması olan bir hanımla evlenir. 

1580’den sonraki 36 yılı da özgür yaşayamaz. 1585’de devlet memuru olur. 1589’da kilise malını kötüye kullanmaktan tutuklanır ve aforoz edilir. 1592’de usulsüz buğday satışı yapmaktan tutuklanır ve bu yüzden eşi tarafından terk edilir. 1597’de kamu fonlarını ortadan kaybolan bir bankere emanet ettiği için tutuklanır ve iki yıl hapis yatar. 1601’de Granada krallığında vergi işlerini yürüten kurulda görev alır. 1605’de kapısının önünde işlenen bir cinayetten yeniden hapse girer. Bu arada Don Kişot romanını yazmaktadır. Elinde sınırsız malzeme vardır. Son bölümleri hapishanede yazar ve aynı yılın sonuna doğru yayımlar. Roman çok sevilir ve kısa sürede altı baskı yapılır. Sonraki yıllarda başka romanlar ve oyunlar da yazar ve bazılarında kendi esaret hayatını anlatır. Modern roman türünü yaratır ama bunun farkında değildir. 1610’da Fransisken tarikatına geçer. 1615’de Don Kişot’un devamını yayımlar. Ölüm tarihi olan 23 Nisan 1616’ya kadar yayımcılığa devam eder. Tesadüfe bakın; Shakespeare ile aynı günde, 23 Nisan 1616’da Madrid'de ölür. İspanya’da 23 Nisan günü her yıl Kitap Günü olarak kutlanır.
    
İşte şimdi, Cervantes’in bu yazıya nasıl eklendiğini açıklama zamanıdır. 
Batılı kaynaklarda, resmi kaynaklarda ve Cervantes’in yazılarında hiç söz edilmemesine rağmen, Türk kaynaklarında bir iddia ortaya atılır. 1580’de özgürlüğüne kavuşmadan önce, 1575-1580 yılları arasında Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından İstanbul’a getirildiği, Kılıç Ali Paşa Cami’nin yapımında çalışan esir İspanyol işçilerden biri olduğu, taş taşıyarak Mimar Sinan’ın emrinde çalıştığı, caminin 1580’de tamamlanması ile beş yıllık esaret hayatından sonra memleketine döndüğü iddia edilir.

Hayatı ayrı bir yazı konusu olacak kadar renkli olan tarihçi ve yazar Rasih Nuri İleri (1920-2014), vakıf defterlerinde yaptığı araştırmada, harfi harfine Miguel de Cervantes Saavedra ismine rastlar. Vakıf defterleri çok ciddi kayıtlardır. Bu kayıttaki kişinin gerçekten Cervantes olup olmadığı konusundaki söylentileri, Akdeniz korsanları üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan İtalyan tarihçi Roberto Damiani de destekler. Ona göre durum anlatıldığı gibidir. Damiani, Venedik kayıtlarına göre kölelerine karşı merhametiyle tanınan Kılıç Ali Paşa'nın, İtalyan ve İspanyol kökenli köleleri için camiinin yanında bir mahalle kurulmasını emrettiğini anlatır. Bugün caminin hemen karşısındaki Karabaş Mahallesi’nin bu mahalle olduğunu iddia eder. (Araştırmam sırasında; tanzimat döneminin romancı, gazeteci, yayıncı ve ilk popüler yazarı olan Ahmet Mithat Efendi’nin (1844-1912) Tophane Kumbaracı yokuşundaki bu mahallede doğduğunu öğrendim.)

Görüldüğü gibi tarihler, dönemler, olaylar ve kişiler bu olasılığın yüksek olduğunu gösteriyor. Belki, Cervantes Mimar Sinan ile karşılaştı ve konuştu, belki Kılıç Ali Paşa’yı gördü. Yapılacak yeni araştırmalar, belki de tarihin karanlık kalmış bir bölümünü daha aydınlatacaktır. 

26 Ocak 2015 günü The Independent adlı İngiliz gazetesinde şöyle bir haber çıkar:

Cervantes’in Kayıp Mezarı:
İspanya’nın en ünlü yazarı Miguel de Cervantes’in kayıp mezarını bulma yolundaki çalışmalar hızla devam ediyor. “Don Quixote”nin yazarının Madrid’deki bir manastırda gömülü olduğu biliniyor fakat uzmanlar gömütün tam yeri hakkında bilgi sahibi değiller. En son, yazarın baş harflerini taşıyan bir tabut bulundu. Uzun süren kazılardan sonra tabuta ulaşan adli tıpçılar, kalıntılar üzerine incelemelerine başladılar. Uzmanlara göre kalıntıların Cervantes’e ait olup olmadığını kanıtlamak görece kolay olacak, zira Cervantes’in artrit yüzünden sol elinde ve kürek kemiklerin-de deformasyon olduğu ve göğsünde Yunan-İspanyol Deniz Savaşı’ndan kalma derin yaralar bulunduğu biliniyor. Bugüne dek büyük yazarın dış görünüşüne ilişkin elimizde bir ressam tablosundan başka herhangi bir veri bulunmuyordu. Mezarın gerçekliği kanıtlanırsa, Miguel de Cervantes’in yüzü uzmanlar tarafından resmedilebilecek.
Ne Dersin:

0 yorum: