24 Ocak, 2017

Konuk yazardan: "Kılıç (Uluç) Ali Paşa, Mimar Sinan, Cervantes ve Don Kişot Üçlemesi"

Konuk yazarımız Erol Kuntsal, bu ilgi çeken ayrıntılarla dolu sürükleyici tarih yazısında yan yana nasıl geleceğini merak edeceğiniz üç ismin hikayesini işliyor.

Erol Kuntsal'ın diğer yazılarını okumak için buraya, tüm konuk yazarlarımızın yazılarına göz atmak için buraya tıklayabilirsiniz. Konuk yazar olmak için iletişime geçebilirsiniz. 




Çağdaş olsalar bile bu isimler nasıl yan yana gelir demeyin. 1500’lü yıllarda yapacağımız ve önemli bir kısmı denizlerde geçecek bu kısa geziye katılırsanız sebebini anlayacaksınız.

Kılıç (Uluç) Ali Paşa (1500 – 1587)

Galata’dan Kabataş’a giderken, Tophane semtinde, yolun sağında güzel bir câmi vardır. Çoğumuz önünden geçeriz ama ismini bilmeyiz. Bu câmi Kılıç Ali Paşa Câmiidir ve yaptıran kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa, Türk denizciliğinin en parlak şahsiyetlerinden biridir. Sadece bizde değil, dünya denizcilerinin de en büyüklerinden sayılır. 

Kılıç Ali Paşa

Güney İtalya’nın Calabria bölgesindeki Castella kasabasında doğar. Balıkçı bir ailenin çocuğudur. 14 yaşında papaz olmak için Napoli’ye giderken Cezayirli Müslüman korsanlara esir düşer ve bir süre forsalık yapar. Bu dönemde adı Giovanni Dioniği Galeni’dir. Müslüman olur ve İtalyanca isminden bozma Uluç Ali diye anılır. Uluç, Arap asıllı olmayan korsanlara verilen addır. Bazı kaynaklara göre de, ailesi Aydın sahilinde yaşayan Türkmenlerdendir. Saint Jean Şövalyelerince kaçırılıp İtalya’ya götürülür. Castella’da bir İtalyan asilzâdesinin emrinde büyür. 

Özetle; bazıları İtalyan, bazıları Türk asıllı olduğunu söyler. İtalyanlar, 1989’da Castella kasabasının en büyük meydanına, onun büyük bir heykelini dikerler ve sahip çıkarlar. (Castella, çizme şeklindeki İtalya’nın tabanındadır!) Irkı ne olursa olsun Uluç Ali, Osmanlı terbiyesiyle büyür. Zekâsıyla, kabiliyetiyle ve düzgün fiziğiyle dikkat çeker. Kendisine itimat edenlerin yüzünü kara çıkarmaz. Barbaros Hayreddin Paşa’nın himayesinde ve 1548’den sonra Turgut Reis’in yanında yetişir. 1551’de Turgut Reis’in yanında İstanbul’a gider ve bir süre tersane kaptanı olarak çalışır. Turgut Reis’in yanında Trablus’un fethine, Sicilya ve Napoli seferlerine katılır. 1560’da Piyale Paşa komutasında Akdeniz’e çıkan donanmada görev alır ve Cerbe deniz savaşında bir filoya komuta eder. 1565’de Malta kuşatmasına katılır, kuşatmada şehit düşen Turgut Reis’in yerine Cezayir Beylerbeyliğine getirilir. 

Osmanlı donanması, 7 Ekim 1571’de İnebahtı deniz savaşında; Papalık, Malta, Venedik ve İspanya müttefik donanmasına  karşı ilk defa bozguna uğrar. 295 parçadan oluşan Haçlılara karşı, savaşın açık denizde yapılması gerektiğini kabul ettiremediği kaptan-ı derya Müezzinzade Ali Paşa ve Pertev Paşa dışında, sağ kanatta İskenderiye Beyi Mehmet Bey ve sol kanatta Uluç Ali Paşa vardır. Tam olarak bilinmemekle birlikte, elde 180 ile 250 arasında gemi bulunmaktadır. İki donanma Mora'nın kuzeyinde, İnebahtı Körfezi'nde karşılaşır. Savaş, Haçlı donanmasının kesin zaferiyle sonuçlanır. Haçlılar 16 bin ölü ve yaralı ile 15 gemi kaybederken, Osmanlılar 30 bin ölü ve yaralı ile 140 gemi kaybederler. Kaptan-ı derya bile şehit düşer. 

Haçlı donanmasının yaralıları arasında, yıllar sonra Don Kişot romanını yazan Miguel de Cervantes Saavedra da bulunmaktadır.

Uluç Ali Paşa çok iyi savaşır. Malta Şövalyeleri’nin komutan gemisini ele geçirir ve düşmanın sol kanadını oluşturan Malta donanmasını yok eder. Ancak savaşın kazanılmayacağını anlayınca, emrindeki 30 gemiyle birlikte ağır yara alan donanmayı savaş alanından kaçırmayı başarır ve İstanbul’a döner. Bozgun haberini Edirne’deki II. Selim’e bildirir ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa tarafından 71 yaşında kaptan-ı derya, yani deniz kuvvetleri komutanı yapılır ve bu görevde 16 yıl kalır. Uluç olan lakabı Kılıç’a çevrilir. Adı artık kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa olurken, kendisinden yeni bir donanma hazırlaması istenir. Bunun için pek çok malzemeye ihtiyaç olduğunu, kısa sürede böyle bir donanmanın hazırlanmasının zor olduğunu söyleyen Paşa'ya Sokullu’nun, "Donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabiliriz. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al" demesi, İmparatorluğun o dönemdeki gücünü göstermesi bakımından önemlidir. 

1574’de Tunus’u İspanyollardan geri alması diğer bir başarısıdır. Kaptan-ı deryalığı sırasında birkaç padişah değişir, ama o görevinin başındadır. İnebahtı’da imha edilen donanmayı kısa sürede yeniden kurar. 250 gemiden oluşan yeni donanma, vefatından sonra yüz seneden fazla dünyanın en güçlü donanması vasfını taşımaya devam eder. 

Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa, 7 Mart 1573’de Venedik büyükelçisi Barbaro’ya: “Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yenmekle bizim sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kol yerine gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür biter” der. İşte o yenilgi İnebahtı savaşıdır. 

Sadece başarılarıyla değil, yaptığı hayır işleri ile de tanınır. Padişah III. Murat’ın oğlu şehzade Mehmet için Sultanahmet Meydanında yapılan meşhur sünnet düğününde, Kılıç Ali Paşa tarafından sunulan havai fişek gösterisi İstanbulluları büyüler. 

Yaşı ilerleyince; adının sadece denizlerde değil, yanında medresesi, sebili ve hamamı olan bir câmi ile de anılmasını ister. Devletin en güçlü mevkilerinden biri olan kaptan-ı deryalık makamındadır, ama yine de zamanın devlet adamları gibi o da padişaha sormadan hiçbir iş yapmamayı âdet edinir. Bu maksatla Sultan III. Murad’ın huzuruna çıkıp arzusunu bildirir. Padişah latife olsun diye, “İstanbul’da cami yapılacak yer yok, sen deryalar serdarısın, sana karadan bir karış toprak veremem, var git câmini deryaya kur” der. Kılıç Ali Paşa “Başüstüne!” der. Padişah sonradan “Maksadım lâtifeydi, dilediği yere câmisini yapsın, bunca külfete girmesin” diye haber gönderdiyse de, hünkârın ilk emrini yerine getirmekten vazgeçmez. “Padişah ağzından söz bir kere çıkar. Onu tutmamak olmaz. Hükümdarları Allah söyletir.” diye düşünür. Kaptan-ı deryalar hep deniz kenarına cami yaparlar; Kılıç Ali Paşa, Sinan Paşa, Cezayirli Gazi Hasan Paşa ve diğerleri... Mimar Sinan’dan yardım ister. Caminin deniz üzerine yapılacağını söyleyerek nereye yapılmasının uygun olacağını sorar. Sinan, Tophane sahilinde denizi doldurtarak küçük bir yarımada oluşturur. 

Topografyadaki değişim yüzünden bugün camii ve külliyesi kıyıdan uzakta kalmış olsa da caminin içi ve dışı mimari olarak önemli bir değişikliğe uğramamıştır. Bugün bile bütün haşmet ve zarafetiyle ayakta duran Kılıç Ali Paşa Câmii ile külliyesinin inşası 1580’de biter. 

Kılıç Ali Paşa Camii (kaynak: http://t24.com.tr/files/alem-2.jpg)

Halk arasında, sabah namazını kırk gün fasılasız Kılıç Ali Paşa Câmiinde kılanların muhakkak Hızır Aleyhisselâmı göreceğine inanılır ve her yerden bu niyetle gelen insanlar câmiyi doldurur. Paşa, câminin tamamlanmasından sonra yedi sene daha yaşar. Vefatına kadar vakit namazlarını hep bu câmide kılar, medresedeki talebelerle yakından ilgilenir. Denizcilikte kendisini geliştiren, ömrünü vatan hizmetine adayan, zaferden zafere koşarak adını tarihe yazdıran ve hayatında hiç mağlubiyet tatmayan Paşa, bir sabah namazını yine camide kılıp fakirlere sadaka dağıtıp evine döndüğünde hastalanır ve vefat eder. Karısının adı Selime Hatun’dur ve hiç çocuğu olmamıştır.


Kılıç Ali Paşa Beşiktaş ve Fındıklı’da, Hanımı da ayrıca Fındıklı’da mescitler yaptırırlar. İkisi de muhtaçların ihtiyaçlarını giderir, muntazam bir şekilde aylık verirlerdi. 
Cami’nin arkasındaki mezarlıkta denizci mezarları var.
Kılıç Ali Paşa’nın türbesi de orada. 

Mimar Sinan (1489 – 1588)

Özetlemek gerekirse; 1512’de devşirilerek Kayseri’den İstanbul’a getirilir ve önce taşra hizmetinde çalıştırılır. Daha sonra Acemi ocağına ve Yeniçeri ocağına alınır. Kanuni Süleyman’ın 1521 Belgrad seferine ve 1522 Rodos seferlerine katılır. 1526 Mohaç seferinde zemberekçibaşı (baş teknisyen) olur. 1529 Viyana ve 1534-1535 Irak seferlerine katılır. Van gölünü aşacak üç geminin yapımında gösterdiği başarısıyla hasekiliğe yükselir. 1536 Boğdan seferinde Prut nehri üzerine üç günde kurduğu köprüyle dikkat çeker ve saray baş mimarı olur. 360’ı aşkın eseri vardır. Bunların 84’ü cami, 57’si medrese, 8’i köprü ve 40’ı hamamdır. Hepsinin yapımında fiilen bulunması mümkün değildir. Ama projeleri hazırlayan ve uygulatan odur. 1550-1557 yıllarında kalfalık eserim dediği Süleymaniye camiini, 1569-1575 yıllarında ustalık eserim dediği Selimiye camiini yapar. 

Sinan, Kılıç Ali Paşa Camii ile birlikte üç kaptan-ı deryaya aynı sahil boyunca üç güzel câmi yapar; Kasımpaşa’da Piyâle Paşa ve Beşiktaş’ta Sinan Paşa câmileri. Sinan'ın ustalık devri eseri olan Kılıç Ali Paşa Camii'nin hemen yanında, daha sonra Sultan I. Mahmut’un yaptırdığı Tophane Çeşmesi ve Sultan Abdülmecid’in yaptırdığı Nusretiye Saat Kulesi vardır. 

Dış görünüşe biraz dikkatli bakınca, bildiğiniz başka bir binayı andırdığını göreceksiniz. İki binanın boyutları çok farklı olduğu için benzerlik ilk anda gözünüze çarpmayabilir, ama Kılıç Ali Paşa Camii Ayasofya'nın küçük ölçekli bir tekrarıdır. Sinan camiyi Ayasofya'nın basit bir kopyası olarak değil, onun eksik yönlerinin tamamlanıp, mimari yönden daha geliştirilmiş hali olarak yapmıştır. İhtimal ki, Ayasofya’nın mimarları yerinde ben olsam bu binayı nasıl yapardım, ya da Ayasofya böyle olsa daha mükemmel olurdu düşüncelerle yapmıştır. Kubbenin iki yayında kemerler ve binayı dıştan destekleyen duvarlar var. Binanın içinde Ayasofya’nın özellikleri pek yok, çünkü Ayasofya'ya güzelliğini ve büyüleyiciliğini veren çok sayıdaki sütun burada iyice azaltılmış. Ama ondan daha güzel ve daha aydınlık. Mihraptaki çiniler, İznik'in parlak döneminin ürünü.

Osmanlı zamanında sadrazam bile olsa kimse padişaha saygısından iki minareli ve kubbe çapı 15 metreyi geçen câmi yaptıramazdı. Bu imtiyaz padişaha aitti. Onun için Kılıç Ali Paşa Câmii tek minarelidir. Kubbesi de selâtin câmilerden daha küçüktür ve 12 metredir. Avlu duvarları, yapıldığı dönemde denize bitişikti. Zamanla deniz o kadar dolduruldu ki, sahil câmiden uzaklaştı ve şimdiki mesafeye ulaştı. 

Cervantes (1547 – 1616) ve Don Kişot

Miguel de Cervantes Saavedra, gezginci ve yoksul bir hekimin oğludur. Babasının yaşamına uymak zorunda kalır ve okumaya meraklı olmasına rağmen düzenli bir öğrenim göremez. 

1569’da Papa’nın İspanya elçisinin hizmetine girer. Safkan olduğunu, Yahudi veya Magripli kanı taşımadığını onaylayan bir belge alır. Aynı yıl Madrid’de kız meselesinden bir asilzâdeyi yaralar ve hakkında tutuklama kararı çıkarılır. Ceza olarak sağ eli kesilecek ve 10 yıl sürgünde kalacaktır. Elini kurtarmak için İtalya’ya kaçar, İtalya’yı dolaşır, bu arada klasikleri ve İtalyan edebiyatını okur. 

1570’de II. Selim Kıbrıs’ı fethedince, Papa 5. Pius, Osmanlılara karşı haçlı ittifakı çağrısında bulunur. Çağrıyı İspanya ve Venedik kabul eder. Deniz muharebesi için hazırlanan Roma’daki İspanyol birliğine katılanlar arasında parasız olduğu için Cervantes de vardır. 7 Ekim 1571’de, tarihin gördüğü en büyük deniz savaşı olan İnebahtı Savaşı’na katılan Yüzbaşı Cervantes, göğsünden yaralanır ve bir top güllesiyle de sol eli kullanılamaz hale gelir. Sağ elini kurtarmak için Madrid’den kaçan yazar, bu defa sol elini kurtaramamıştır. 1574’e kadar Navarin’de ve Tunus’ta savaşlara katılır. 

Cervantes'in Juan de Jáuregui tarafından yapılmış portresi.
Bu portrenin gerçekten Cervantes'i yansıtıp yansıtmadığı bilinmemektedir.

1575’de İspanya’ya dönerken bindiği İspanyol gemisi, Marsilya açıklarında Cezayirli Türkler tarafından kuşatılır. Arnavut asıllı Türk denizcisi Deli Mehmet Reis tarafından esir alınır. Deli Mehmet Reis, İnebahtı Savaşı’nda filosunu Haçlıların eline geçmekten kurtaran Uluç Ali Reis’in yardımcılarındandır. Esirler arasında Cervantes’in kardeşi Rodrigo da vardır. Cezayir’de beş yıl esaret hayatı yaşayan Cervantes, altı defa kaçma teşebbüsünde bulunur ama başaramaz. Sertliği ile tanınan Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa, defalarca kaçmaya teşebbüs eden bu esire acaba neden ağır bir ceza vermez? Ondaki zekayı, yaratıcılığı ve farklılığı mı görmüştür, yoksa başka sebepler mi vardır? Bu konuda çeşitli yorumlar var. 1580’de İstanbul’a getirileceği sırada bir rahip tarafından satın alınarak özgürlüğünü kazanır. 


Bir iddiaya göre; Akdeniz’de beş yıl boyunca Osmanlı leventleriyle savaşan, daha sonra bir beş yıl da esaret hayatı yaşayan  Cervantes, Türklerden o kadar korkmuştur ki, romandaki yel değirmenleri Türkleri, Don Kişot aptal bir savaşçıyı yani Avrupalıları temsil etmekte, dolaylı olarak Türklerle savaşmanın aptallık olduğu vurgulanmaktadır.

Cervantes, kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa'yı söyle anlatır: "Esir olarak kürek çekmiş, daha sonra dinini değiştirmiş ve Müslüman olmuştu. O kadar cesurdu ki, ahlaksızca yollara başvurmadan Cezayir beylerbeyi olmuş, sonra da hükümdarlığın en yüksek rütbelerinin üçüncüsü olan kaptan-ı deryalığa getirilmişti. Aslen Calabria'lıydı, ahlaklı ve iyi bir adamdı, esirlerine çok insanca davranırdı. Öldükten sonra geriye kalan üç bin esiri, vasiyet ederek, padişah ve diğer dönme askerler arasında paylaştırıldı. Ben Venedikli bir dönmeye düştüm.” Anlattığı Venedikli dönme, Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa’dır. 

Cervantes, yenilmez denilen Osmanlı donanmasını yenmiş bir ordunun talihsiz askeridir. "Büyük savaş hazırlıklarının yapıldığı konuşuluyordu; bütün bunlar beni etkiledi, harekete geçirdi, beklenen sefere katılmaya heveslendirdi. Her şeyi bırakıp İtalya'ya girmek istedim ve öyle yaptım. Talihim varmış, Senyor Don Juan de Austria, Cenova'ya yeni gelmişti, Venedik donanmasıyla birleşmek üzere Napoli'ye geçiyordu, daha sonra donanmalar Messina'da toplandı. Kısacası, o şanlı seferde ben de, başarılarımdan ziyade talihim sayesinde, şerefli piyade yüzbaşısı rütbesine getirilerek yer aldım. Bütün dünya milletlerinin Osmanlıların kibir ve küstahlığını kırdığı, Hıristiyan âleminin o mutlu gününde, İnebahtı açıklarında bulunan onca talihli insan arasında, bir ben talihsizdim!"  

1580’de Madrid’e döndükten sonra geçimini yazarlıkla sağlamaya çalışır. 1580’de tiyatro oyuncusu bir kadından bir kızı olur. 1584’de 19 yaşında ve yüklü drahoması olan bir hanımla evlenir. 

1580’den sonraki 36 yılı da özgür yaşayamaz. 1585’de devlet memuru olur. 1589’da kilise malını kötüye kullanmaktan tutuklanır ve aforoz edilir. 1592’de usulsüz buğday satışı yapmaktan tutuklanır ve bu yüzden eşi tarafından terk edilir. 1597’de kamu fonlarını ortadan kaybolan bir bankere emanet ettiği için tutuklanır ve iki yıl hapis yatar. 1601’de Granada krallığında vergi işlerini yürüten kurulda görev alır. 1605’de kapısının önünde işlenen bir cinayetten yeniden hapse girer. Bu arada Don Kişot romanını yazmaktadır. Elinde sınırsız malzeme vardır. Son bölümleri hapishanede yazar ve aynı yılın sonuna doğru yayımlar. Roman çok sevilir ve kısa sürede altı baskı yapılır. Sonraki yıllarda başka romanlar ve oyunlar da yazar ve bazılarında kendi esaret hayatını anlatır. Modern roman türünü yaratır ama bunun farkında değildir. 1610’da Fransisken tarikatına geçer. 1615’de Don Kişot’un devamını yayımlar. Ölüm tarihi olan 23 Nisan 1616’ya kadar yayımcılığa devam eder. Tesadüfe bakın; Shakespeare ile aynı günde, 23 Nisan 1616’da Madrid'de ölür. İspanya’da 23 Nisan günü her yıl Kitap Günü olarak kutlanır.
    
İşte şimdi, Cervantes’in bu yazıya nasıl eklendiğini açıklama zamanıdır. 
Batılı kaynaklarda, resmi kaynaklarda ve Cervantes’in yazılarında hiç söz edilmemesine rağmen, Türk kaynaklarında bir iddia ortaya atılır. 1580’de özgürlüğüne kavuşmadan önce, 1575-1580 yılları arasında Cezayir Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından İstanbul’a getirildiği, Kılıç Ali Paşa Cami’nin yapımında çalışan esir İspanyol işçilerden biri olduğu, taş taşıyarak Mimar Sinan’ın emrinde çalıştığı, caminin 1580’de tamamlanması ile beş yıllık esaret hayatından sonra memleketine döndüğü iddia edilir.

Hayatı ayrı bir yazı konusu olacak kadar renkli olan tarihçi ve yazar Rasih Nuri İleri (1920-2014), vakıf defterlerinde yaptığı araştırmada, harfi harfine Miguel de Cervantes Saavedra ismine rastlar. Vakıf defterleri çok ciddi kayıtlardır. Bu kayıttaki kişinin gerçekten Cervantes olup olmadığı konusundaki söylentileri, Akdeniz korsanları üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan İtalyan tarihçi Roberto Damiani de destekler. Ona göre durum anlatıldığı gibidir. Damiani, Venedik kayıtlarına göre kölelerine karşı merhametiyle tanınan Kılıç Ali Paşa'nın, İtalyan ve İspanyol kökenli köleleri için camiinin yanında bir mahalle kurulmasını emrettiğini anlatır. Bugün caminin hemen karşısındaki Karabaş Mahallesi’nin bu mahalle olduğunu iddia eder. (Araştırmam sırasında; tanzimat döneminin romancı, gazeteci, yayıncı ve ilk popüler yazarı olan Ahmet Mithat Efendi’nin (1844-1912) Tophane Kumbaracı yokuşundaki bu mahallede doğduğunu öğrendim.)

Görüldüğü gibi tarihler, dönemler, olaylar ve kişiler bu olasılığın yüksek olduğunu gösteriyor. Belki, Cervantes Mimar Sinan ile karşılaştı ve konuştu, belki Kılıç Ali Paşa’yı gördü. Yapılacak yeni araştırmalar, belki de tarihin karanlık kalmış bir bölümünü daha aydınlatacaktır. 

26 Ocak 2015 günü The Independent adlı İngiliz gazetesinde şöyle bir haber çıkar:

Cervantes’in Kayıp Mezarı:
İspanya’nın en ünlü yazarı Miguel de Cervantes’in kayıp mezarını bulma yolundaki çalışmalar hızla devam ediyor. “Don Quixote”nin yazarının Madrid’deki bir manastırda gömülü olduğu biliniyor fakat uzmanlar gömütün tam yeri hakkında bilgi sahibi değiller. En son, yazarın baş harflerini taşıyan bir tabut bulundu. Uzun süren kazılardan sonra tabuta ulaşan adli tıpçılar, kalıntılar üzerine incelemelerine başladılar. Uzmanlara göre kalıntıların Cervantes’e ait olup olmadığını kanıtlamak görece kolay olacak, zira Cervantes’in artrit yüzünden sol elinde ve kürek kemiklerin-de deformasyon olduğu ve göğsünde Yunan-İspanyol Deniz Savaşı’ndan kalma derin yaralar bulunduğu biliniyor. Bugüne dek büyük yazarın dış görünüşüne ilişkin elimizde bir ressam tablosundan başka herhangi bir veri bulunmuyordu. Mezarın gerçekliği kanıtlanırsa, Miguel de Cervantes’in yüzü uzmanlar tarafından resmedilebilecek.

24 Temmuz, 2016

559 - Bebekli Tatil Bavulu

Pazar, Temmuz 24, 2016 Gönderen Berna Arslan , , , , , yorum yok
Bu yazı, bebeğiyle tatile çıkacak olan ebeveynlere yardımcı olmak için hazırlandı. Bebekli tatil ilk başta birçok anne-babanın gözünü korkutabiliyor. Neler lazım olacak, gerçekten tatil yapabilecek miyiz, ya bir şeyler ters giderse... 

Biz bayramdan kısa bir süre önce 9 aylık bebeğimizle güneyde tatil yapma fırsatı bulduk. Tatil en başta bebeğimize yaradı,çünkü birçok insan görüp sosyalleşti ve açık havada bol zaman geçirdi. Orada tatile uygun bir düzen edindik ve şimdi iyi ki gittik diyoruz.


Lafı uzatmadan faydalı olacak eşyalar listesini sıralayalım. Bu liste ek gıdaya geçmiş bebekler için oluşturulmuştur. Sadece anne sütü ve/veya mama ile besleniyorsa işiniz daha bile kolay olabilir.

Giyecekler:
Bol bol kıyafet. Terleme ve kirlenme sebebiyle sık sık değiştirilebiliyor. 
Yaz için şortlar, bluzlar, tek parça şortlu takımlar, çıtçıtlı badiler işe yarayabilir. Denize girilecekse UV filtreli mayo ve şapka.
Şapka
Ne olur ne olmaz diye bir hırka/ceket, birkaç çorap ve birer tane uzun alt-üst de faydalı olabilir.

Beslenme:
Suluk
Biberonlar 
Kullanılıyorsa mama. 
Anne süt sağıyorsa göğüs pompası
Yemek taşımak için kilitli kaplar
Kaşıklar
Önlükler
Cam rende (meyveler için)
Tek gözlü ocak (muhallebi pişirmek için yanımızda götürdük)
Blender (eğer çorba pişirecekseniz)
Pişirmek için kap, kaşık, bıçak" (temizlemek için de bir süngere ihtiyacınız olabilir)

Uyku:
Gideceğiniz yerde yoksa park yatak ve çarşaf
Varsa uyku arkadaşı
Kullanıyorsa emzik
Battaniye/pike

Bakım:
Alt değiştirme örtüsü
Bebek bezi
Islak mendil (fazlasından zarar gelmez)
Pişik kremi
Güneş kremi
Vücut kremi
Havlu
Tırnak makası

Temizlik:
Bebek sabunu

İlaçlar:
Demir takviyesi
Vitamin takviyesi
Ateş düşürücü
Böcek sokmalarına karşı ilaç
Olası kabızlığa karşı fitil
Kullanılan herhangi başka bir ilaç/krem

Diğer:
Oyuncak, kitap
Diş kaşıyıcı
Ateşölçer
Emekleyip karıştıran çocuklar için priz kapağı lazım olabilir
Kanguru/sling
Bebek arabasında terlememek için örtüler

Bizim ihtiyacımız olmadı ama termal çanta ve buz kasedi yemek taşımak için işe yarayabilir. Bebek telsizi de kullanışlı olabilir.

Sonuç olarak bir bavulu bebeğin eşyalarına ayırdık. İnsan kendisi için daha az eşyayla tatil yapabilmeyi de bu vesileyle öğreniyor. Umarım bu bilgiler işinize yarar.

Tüm ailelere bebekleri ile güzel tatiller.

Resim kaynak: http://travelmamas.com/media/baby_suitcase.jpg

19 Temmuz, 2016

558 - Leydi Godiva'nın Hikayesi

Salı, Temmuz 19, 2016 Gönderen Berna Arslan , , , 1 yorum
Merhaba sevgili okur,

Bunu Bugün Öğrendim'e en son bir yazı yazıldığından beri oldukça uzun bir zaman geçti. Bunun sebeplerinden biri bu süre zarfında hayata gözlerini açmış olan bebeğim iken, bir diğeri ise belki de doktora süresince buraya fazla vakit ayıramıyor oluşum.

Ancak bugün bir değişiklik yapmak ve öğrendiğim hoş bir bilgiyi sizlerle paylaşmak istedim. Ülkece içinden geçtiğimiz zor zamanlarda belki biraz kafa dağıtmaya da yardımcı olur diye düşünüyorum.

Godiva kelimesini bir çikolata markası olarak duymuş olabilirsiniz. Hatta son yıllarda Türk bir firma tarafından satın alındıkları için de ülkemizde gündeme gelmişlerdi. Ancak Leydi Godiva'nın bir de tarihsel efsanesi var. Aşağıdaki tablo daha önce gözüme çarpmıştı, ancak bu hikayeyi anlattığını bilmiyordum.


Lady Godiva, John Collier, 1897
Efsaneye göre, Leydi Godiva bir 11. yüzyıl asilzadesidir. Coventry lordu olan eşi vatandaşlarından ağır vergiler talep etmektedir. Leydi Godiva bundan rahatsız olmakta ve eşinin vergileri düşürmesini ısrarla istemektedir. Bunun üzerine kocası vergileri ancak karısı çıplak bir şekilde ata biner ve şehirde dolaşırsa indireceğini söyler. Godiva bunu kabul eder ve yalnızca uzun saçları çıplak vücudunu kapar halde şehrin merkezinde at üstünde dolaşır. Bu gezintiye çıkmadan önce ise halkı uyarır ve evlerinde kalmalarını ve dışarıya bakmamalarını ister. Bu çağrıya yalnızca Tom isminde bir kişi uymaz ve pencerelerini açarak atın üzerindeki çıplak leydiye bakar. Bu kişi İngilizce'de "peeping Tom" (röntgenci/dikizci) olarak bilinen kalıba yol açmıştır. Efsaneye göre Tom'un gözleri hemen oracıkta kör olur. 


Sir William Reid Dick, 1949
Godiva, şehirdeki çıplak turunu tamamladıktan sonra kocasıyla yüzleşir ve vergilerin indirilmesini sağlar. Leydi Godiva'nın hikayesi bir efsane olarak değerlendirilebilse de bu kişinin gerçekten yaşadığı ve hayırsever olduğu bilinmektedir. 1840 yılında Lord Tennyson tarafından yazılmış olan Godiva isimli şiiri de şuradan okuyabilirsiniz.

04 Şubat, 2015

557 - Amerikan Sinemasının En İyi 100 Şarkısı

Çarşamba, Şubat 04, 2015 Gönderen Berna Arslan , , 1 yorum
Amerikan Film Enstitüsü (AFI) tarafından belirlenen Amerikan sinemasının en iyi 100 şarkısı listesiyle karşınızdayız. 2004 yılında belirlenmiş listede 1930'lardan 2000'lere kadar çeşitli şarkılar yer alıyor. 

100 şarkılık listeyi aşağıda bulabilirsiniz. Birçoğu müzikallerden alınmış ve eğer izlediyseniz o sahneleri hemen akla getirecek şarkılar. Judy Garland ve Gene Kelly, seslendirdikleri beşer şarkı ile listede en çok yer alan oyuncular arasındalar. Sizce 2004'ten beri bu listeye girmeyi hak edecek başka film şarkıları oldu mu?


Bu listede yer alan en sevdiğim film müziklerinin birkaçının videosunu ekliyorum. Son olarak, ilk yüze aday gösterilen 400 şarkının listesine şu adresten ulaşabilirsiniz.


En sevdiğim:

#3. Singin' in the rain - Gene Kelly (Singin' in the Rain, 1952)


#35. America (West Side Story, 1961)


$48. Que Sera Sera - Doris Day (The man who knew too much, 1956)


#50. Rock around the clock - Bill Haley and his Comets (Blackboard Jungle, 1955)


#58. Gonna Fly Now - Bill Conti (Rocky, 1976)


Rocky serisi ile ilgili yazım için tıklayın.


#80. Springtime for Hitler (The Producers, 1968)

Bunu izlemeden önce filmi izlemenizi tavsiye ederim, çünkü bu filmin final sahnesi sayılır ve filmi baştan izleyerek çok daha fazla gülersiniz. Film ile ilgili bir yazım için tıklayın.

Son olarak listede yer almayan ama benim çok sevdiğim bir şarkıyı da ekliyorum, film Cover Girl (1944), başka bir şarkı ile - Long ago (and far away)- listeye girmiş.

03 Şubat, 2015

556 - Beynimizin yüzde onunu kullandığımız efsanesi

Salı, Şubat 03, 2015 Gönderen Berna Arslan , , 2 yorum
İnsan vücudu ve zihni ile ilgili en sevilen efsanelerden biri de beynimizin yalnızca yüzde onunu kullandığımızdır. Bu efsaneden paye çıkartan yaşam guruları ve koçları olduğu gibi, 2014 yılında hala bu konuda film yapabilen yönetmenler bile var (Luc Besson - Lucy).

Peki bu efsanenin kaynağı ne? 

Kimse emin olamasa da birkaç şüpheli var: Bunlardan biri, 1930'larda sinir cerrahı Wilder Penfield'in elektriksel uyarı verdiğinde beynin büyük bir bölgesinde aktivite gözlemlememesi sonucu bu bölgeyi 'sessiz korteks' olarak adlandırması. Elbette bugün bu bölgelerin işlevlerinin olduğunu biliyoruz.

Ya da belki de her şey 1908'de büyük psikolog ve filozof William James'in "Mümkün olan zihinsel ve fiziksel kaynakların sadece küçük bir bölümünü kullanıyoruz" demesiyle başladı.

Neden bu kadar popüler?

Çünkü insanlar mucizelere inanmayı sever diyelim. Astrologların, diyetisyenlerin, yaşam koçlarının sunduğu umutlara benzer bir şey sunuyor beynimizin yüzde onunu kullandığımız efsanesi. Bize gelişmek için umut ve fırsat olduğunu ve bunun farkında olarak diğerlerinden farklı olabileceğimizi vaat ediyor.

Neden mantıksız?

Yüzde doksanı kullanılmayan ve vücudun enerji kaynaklarının çok büyük bölümünü kullanan bir organın gelişmesi evrimsel açıdan anlamsız olurdu.

Beyin görüntüleme teknikleri beynimizin tüm alanlarını kullandığımızı gösterir. 

Erken yaşlarda beyin hasarı, beynin esnekliği sayesinde daha az zarar verici olabilse de, geç yaşta beynin herhangi bir yerinde oluşan hasarın ne kadar önemli sonuçları olabileceği birçok vakada görülmüştür.

Dipnot:

Psikoloji çalışmalarında beyin görüntüleme teknikleri, genellikle bir işlevin hangi beyin bölgeleri tarafından yürütüldüğünü öğrenmek için uygulanır. Örneğin, siyah beyaz geometrik şekillere bakarken beynin hangi bölgelerinin etkinleştiğini öğrenmek isteyen araştırmacılar, öncelikle beyin dinlenme halindeyken, yani kişiye yapması için bir şey verilmeden ve kişi beyin görüntüleme cihazının içinde dururken, beynin etkinleşmesini ölçerler. Daha sonra kişiye geometrik şekiller gösterilir ve beyin aktivitesi kaydedilir. İki görüntü arasındaki fark, yalnızca geometrik şekillere bakarken etkinleşen bölgeleri gösterir. Böylece aşağıdaki gibi görüntüler oluşur ve belki bu durum da beynimizin yalnızca yüzde onunu kullandığımız efsanesine katkıda bulunmaktadır.

Resim kaynak:
http://www.martinos.org/neurorecovery/images/fMRI_labeled.png

21 Kasım, 2014

555 - Amerikan televizyonunda Arap ve Müslüman karakterler

Cuma, Kasım 21, 2014 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok
11 Eylül sonrası ABD'de artan İslam korkusu, Amerikan televizyonlarındaki dizi ve filmlere terörist Müslüman karakterlerin katılımıyla kendini ifade imkanı buldu. Birçok dizi, klişe Arap ve Müslüman karakterleri barındırırken, bir kısmı da farklılık oluşturma gayreti gösterdi. Bu yazıda Amerikan televizyonlarında son yıllarda dikkati çeken Müslüman karakterlerden bahsedeceğim.

Sayid Jarrah, Lost
Irak kökenli ve Körfez Savaşı'nda yer almış Sayid, şiddet geçmişiyle ve de aşklarıyla tanınan bir karakterdi. Karakteri canlandıran aktör Naveen Andrews ise Hint kökenli.



Arastoo Vaziri, Bones
İnançlı bir bilim adamı ve şair olan Arastoo Vaziri tabuları yıkan karakterlerden bir tanesi olarak görülebilir. Karaktere hayat veren oyuncu ise İran kökenli.



Abed Nadir, Community
Yarı Filistinli yarı Polonyalı bu karakter, komedi dizisi Community'de film meraklısı bir karakteri canlandırıyordu. Karakteri canlandıran aktör ise yarı Hintli, yarı Polonyalı.


Nadia Yassir, 24
Pakistan kökenli ama ABD'de iki yaşından beri yaşayan Yassir karakteri, anti-terör biriminde çalışıyordu. 24 dizisinde birçok Müslüman terörist olduğu da unutulmamalı.



Ahmed Nassar, Sullivan & Son
Bu komedi dizisinde bir kamyon şoförü olarak yer alan Ahmed Nassar karakteri Mısırlı göçmen bir ailenin çocuğu. Karakteri canlandıran Ahmed Ahmed ise daha önce birkaç defa terörist olarak rol aldığından, kötü Arap rolleri için büyük bir pazar olduğunu keşfettim diyerek durumla dalga geçiyor. 


Aklınıza gelen başka karakterler varsa lütfen eklemekten çekinmeyin. Bugüne kadar 24, Lie to me, Homeland, Sleeper Cell, Tyrant ise Arap/Müslüman terörist barındıran dizilerden yalnızca birkaçı.


19 Kasım, 2014

554 - Facebook'ta ne kadar zaman harcadığınızı takip edin

Çarşamba, Kasım 19, 2014 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok
Bazen çalışırken dikkat dağılması, bazen de can sıkıntısından insan internette boş zaman geçirebiliyor. Dikkatimi tam toparlayamadığım zamanlarda ya sık sık Facebook'a bakıyorum ya da 9gag gibi sitelerde zaman geçiriyorum. Geçenlerde Facebook'ta ne kadar vakit geçiriyorum görebileceğim bir uygulama var mı diye araştırdım ve birkaç tane buldum, sizinle de paylaşmak istedim.

1. Facebook Runner
En çok beğendiğim uygulama bu oldu. Firefox, Chrome, Opera ve Safari için ayrı versiyonlarını indirebileceğiniz bu uygulama, tarayıcının içine entegre oluyor ve tıkladığınızda toplam internette geçirdiğiniz vakti ve Facebook'ta geçirdiğiniz vakti ayrı ayrı gösteriyor. Ve de Türkçe. Şuradan indirebilirsiniz.

facebook, değerli zamanı harcamak için harika bir yer
2. TimeRabbit
TimeRabbit uygulaması tarayıcıya entegre olmuyor, indirip bir program olarak kurmanız gerekiyor. İlk önce bunu denedim, fakat Chrome ile çalışmadığı için kaldırdım. Facebook Runner'a göre görünülürlüğü düşük ve ne kadar zaman harcadığınızı öğrenmek için sağ taraftaki ikonuna tıklayıp bakmanız gerekiyor. Daha az kullanışlı diyebilirim. Ama (hala kullananlar varsa) internet explorer ile çalışıyor. İndirme adresi burada.

3. Time spend on Facebook
Bu da Chrome'a hatta Facebook'un içine entegre olan, Facebook'un ana sayfasında bir sayaç olarak görünen bir uygulama. İsterseniz şu adresten deneyebilirsiniz.


Tabii bu uygulamalar bilgisayar başında geçirdiğiniz vakti ölçmeye yönelik, yani mobil cihazlarda ne kadar vakit geçirdiğinizi de takip etmeniz gerekebilir.

16 Kasım, 2014

553 - Vücut dilini anlamak: El-yüz ilişkisi

Pazar, Kasım 16, 2014 Gönderen Berna Arslan , yorum yok
Vücut diliyle ifade edilenlerin iletişimin yüzde elli ila yetmişini oluşturduğu düşünülüyor. Peki karşımızdakinin vücut dilini okumak kolay mı? Veya kendi vücut dilimizle ne ifade ettiğimizin farkında mıyız?

Aşağıdaki çizimlere göz atın ve bu kişilerin ne ifade etmek istediklerini düşünün.




İlk çizimdeki kişi, eliyle ağzını kapatarak yalan söylememek üzere kendini engelliyor veya dinlediği kişinin yalan söylediğini düşünüyor olabilir. 

Göğüste kolları kavuşturmanın karşıdan gelecek tehlikelere siper oluşturmak amaçlı bilinçsiz bir dürtü olduğu düşünülüyor. Bu hareket çoğu ortamda nasıl hissettiğimizi açıkça ortaya koyduğundan bazen göğsümüzü tek kolumuzla kapamayı tercih ediyoruz. İkinci çizimdeki kişi bunu temsil ediyor. Bu kişi şu an yabancı olduğu bir ortamda bulunuyor veya kendine güven eksikliği yaşıyor olabilir. 

Son çizimdeki kişi ise duvara yaslanarak adeta buralar benim demek istiyor. Dokunma, yaslanma hareketleri hem nesneler hem de kişiler üzerinde uygulanabilir. Yeni arabasına yaslanarak poz verenleri ve sokakta birbirine sarılarak yürüyen sevgilileri düşünün. Karşıdaki kişinin gözünü korkutmak isteyen biri ise o kişinin ofisinin duvarına yaslanabilir, masasına oturabilir veya izin almadan sandalyesine kurulabilir. 

El-yüz ilişkisi

Genelde konuşurken elle yüze dokunmanın yalan belirtisi olduğu söylenir. Kişi yalan söyledikten sonra ağzına, burnuna veya göz kenarına dokunma hissini duyabilir.

Bunun sebebinin ağızdan çıkan yalanı durdurmak isteği olduğu öneriliyor.


Burna dokunmanın yalan söylemek dışında akla gelen hoş olmayan bir düşüncenin veya söylense sonuçlarından çekinildiği bir lafın ağızdan çıkışını engellemek amacıyla yapıldığı da düşünülüyor. 

Kulağa dokunmak, kişinin dinlediği kişiyi daha fazla duymak istemediğini belirtirken, enseye veya kulağın altına dokunmak, dinlenilen kişinin sözlerinden kuşku duyulduğunu ve bu sözlere pek güvenilmediğini gösterebilir. 

Vücut dilinin diğer unsurlarına gelecek yazılarda değineceğim.

14 Kasım, 2014

Konuk yazardan: "Antandros Antik Yerleşimi ve Arkeolojik Kazıları"

Cuma, Kasım 14, 2014 Gönderen Berna Arslan , , , , , yorum yok
Konuk yazarımız Erol Kuntsal, detaylı ve ilgi çekici hazırlanmış bu yazısıyla Antandros antik yerleşim yerini, tarihini ve güncel arkeolojik kazıları aktarıyor.

Erol Kuntsal'ın kıvılcımını ateşlediği ve sunuşunu yazdığı kitap "Çanakkale'den Bağdat'a Esaretten Kurtuluş Savaşı'na", İş Bankası Yayınları tarafından kısa zaman önce yayımlandı. Yakın zamanda bu konuda daha çok bilgi vermeyi umuyoruz.

Erol Kuntsal'ın diğer yazılarını okumak için buraya, tüm konuk yazarlarımızın yazılarına göz atmak için buraya tıklayabilirsiniz. Konuk yazar olmak için benimle iletişime geçebilirsiniz. 



Kara yolu ile Çanakkale’den İzmir’e giderken, antik dönemdeki adı İda Dağı olan Kaz Dağı’nın güney eteklerinden eşsiz bir manzarayı seyrederek deniz seviyesine inerseniz, Edremit Körfezi’nin kuzey kıyısındaki, Balıkesir iline bağlı Edremit ilçesinin Altınoluk yerleşimine kadar gelirsiniz.
Altınoluk’un 2 km. doğusunda, denize dik inen 215 m. rakımlı Kaletaşı Tepesi’nin zirve ve batı yamaçlarında, antik dönemdeki adı Antandros olan antik bir yerleşim yeri bulunur.
Çanakkale-Edremit karayolu, Antandros Antik Kenti’nin üzerinden geçer.
Bu yazımda sizlere antik Antandros yerleşimini ve kazı sonuçlarını anlatmaya çalışacağım.
Ama önce mümkün olduğu kadar kısa, Antandros’un ve bölgenin tarihini anlatmam lazım.
Edremit Körfezi ve Antandros çok eski ve önemli bir yerleşim yeri olduğu için, bu anlatımı sizi sıkmadan, sabrınızı zorlamadan, satır başları ile yapmaya çalışacağım.
Bu arada; Antandros adını aklınızın bir köşesine yazın, çünkü gelecek yıllarda bu adı daha çok duyacaksınız.




ANTANDROS’UN VE BÖLGENİN KISA TARİHİ

Antik yazarlara göre Troia Savaşı'na kadar uzanan Antandros'un tarihi MÖ 13. yüzyıldan başlayarak, MS 18. yüzyılda yeniden keşfedilişine ve 2000'lerde başlayan ilk bilimsel çalışmalara kadar devam eder.
Antik yazar Vergilius, Aeneas adlı eserinde MÖ 1200′lü yıllarda Akhalar ile Troialılar arasındaki savaş sonrasında yıkılan Troia kentinden kaçan Aeneas ve yanındakilerin, İda Dağı eteklerindeki Antandros’ta donanmalarını kurduklarını yazar. Roma İmparatorluğu’nun kurucusu kabul edilen Romus’un ve Romulus’un dedesi olan Aeneas, “Fırtına Gemisi” (The Tempest) adlı mitolojik gemisi ile Antandros’tan hareket ederek İtalya’nın Castro kentine gider.
Son yıllarda, Roma İmparatorluğunun kurulmasına neden olan mitolojik yolculuğun aynı şartlarda tekrar yapılması için hazırlanan proje Avrupa Birliği tarafından kabul edildi, ancak maddi problemler sebebiyle henüz gerçekleşemedi.  
Antik yazar Herodotos, Pers kralı Xerxes’in MÖ 483 yılında Yunanistan’a yapacağı seferin hazırlıklarını ve ordunun izlediği güzergâhı anlatırken, ordunun Antandros’u geçerek İda eteklerinde konakladığını, gece çok şiddetli bir fırtına olduğunu, yıldırımlar düştüğünü ve önemli bir kayıp verildiğini yazar.
Antik yazar Strabon, Geographika adlı kitabında, antik yazarlardan Alkaios’un Antandros’dan bahsettiğini yazar ve kentin bulunduğu coğrafya hakkında bilgi verir. Kitabın 1620 basımında bölgeye Adramytteion Körfezi deniyor. Şimdiki adı olan Edremit Körfezine ne kadar benziyor, değil mi?
Körfezin kuzeyinde Antandros, yukarısında Truva kralı Priamos’un oğlu Paris’in, Athena, Hera ve Aphrodite arasındaki güzellik yarışması için hakemlik yaptığı söylenen Aleksandreia Dağı bulunuyor.
Körfezin iç kısmında İda Dağı’ndan gelen kerestelerin pazarlandığı Aspaneus ve Atinalılar tarafından kolonize edilmiş, hem bir limanı hem de deniz üssü olan Adramytteion kenti yer alır.
Kafkas halklarından olan savaşçı Kimmerler, daha da savaşçı İskit baskısı sonucu Kafkasya’yı aşarak MÖ 8. yüzyıl sonunda Doğu Anadolu’ya ulaşırlar. Önce Urartularla karşılaşırlar, ardından Asurlularla savaşırlar ve Orta Anadolu’da Kappadokia’yı ele geçirirler, MÖ 696 yılında Phryg Devleti’ne saldırırlar ve Phryg kralı Midas’ın ölümüne neden olurlar, ardından Lydia Devleti’ne saldıran Kimmerler’in bir bölümü kuzeye ilerler ve Antandros’a yerleşirler.
Kimmerlerin Antandros’taki işgaline MÖ 570 de Lydia kralı Alyattes’in oğlu Kroisos son verir.
MÖ 508 yılında Pers kralı Dareios’un komutanlarından Otanes tarafından ele geçirilen kent, tüm Anadolu gibi Pers egemenliğine girer.
Antik kaynaklarda kentin adı Atina ile Sparta arasında MÖ 431 yılında başlayan ve MÖ 404 yılında biten Peloponnesos Savaşları’nda sıkça geçer. Savaşın ilk evresinde Lesbos adasını (bugünkü Midilli adasını) ve buradaki Mytilene kentini ele geçiren Atinalılar, kent halkının bir kısmını sürgüne gönderirler. Sürgün edilenler, yanlarına Peloponnesos’tan paralı askerler alarak Antandros’u ele geçirirler. Bu insanlar Antandros’un, İda Dağı’na yakın olması ve gemi yapımında kullanılacak gereçlerin bol olmasından faydalanarak gemi yapacak, Lesbos’a saldırıp geri aldıktan sonra karşı kıyıdaki diğer kentleri de ele geçireceklerdir. Ancak Antandros’un, Lesboslu sürgünlerin eline geçmesinden kısa süre sonra Atina donanması yanına müttefiklerini de alarak Antandros’u geri alır ve Antandros, Attika-Delos Deniz Birliği’ne girer. Birliğe üye kentlerin ödedikleri vergilerin yılının ve miktarının yazıldığı listelerde, Antandros adına ilk olarak MÖ 425 yılında, ikinci kez MÖ 421 yılında ödediği vergiyle rastlıyoruz. Bu tarihten itibaren kayıtlarda Antandros ismine bir daha rastlanmaz.
Kent, MÖ 410 yılında Perslerin denetimi altına girer. Persler, MÖ 410-408’de Antandros’ta bir garnizon bulundurmaktaydılar.
Antik tarihçi Ksenophon’a göre, Peloponnesos Savaşında, Peloponnesos birlikleri MÖ 410 yılında yenilgiye uğrar ve Pers satrabı, Peloponnesoslular’ın birliklerine ve müttefiklerine, savaşta kaybettikleri gemilerinin yerine yenilerini yapmaları için para verip Antandros’a gönderir. Gemilerin yapımı sırasında Syrakusailılar, Antandros halkı ile işbirliği yapıp yıkılan surlarının onarılmasında yardım ederler, ayrıca nöbet tutmalarındaki gayretleri ile Antandroslular’ın takdirlerini kazanırlar. Syrakusailılar’ın bu davranışları sonucunda Antandroslular, onlara vatandaşlık hakkı tanırlar.
MÖ 4. yüzyılda Büyük İskender’in Anadolu’yu ele geçirmesiyle beraber, Pers kontrolündeki Antandros, özgürlüğüne kavuşur ve özgür bir kent olarak yeniden sikke basmaya başlar. Zira sikke basmak, kentin özgürlüğünün bir işaretidir.
Antandros, Pergamon Kralı II. Eumenes zamanında Suriye kralı III. Antiokhos ile MÖ 189 yılında yapılan Magnesia Savaşı ve sonrasında MÖ 188 yılında imzalanan anlaşma sonunda Pergamon Krallığı’nın denetimi altına girer.
Roma’nın Anadolu’ya girmesinden sonra tüm Anadolu gibi Roma İmparatorluğu egemenliğine giren Antandros, Hıristiyanlık döneminde bir piskoposluk merkezine dönüşür.
Orta Çağ'daki Arap akınlarından kaçan halkın korunmak amacıyla bugünkü adı Şahin Kale olan surla çevrili, sarp kayalık üzerine taşındığı anlaşılmaktadır.

Yerleşim alanı 16. yüzyılda, bugünkü Altınoluk beldesinin eski köy yerleşiminin bulunduğu alana taşınır ve piskoposluk merkezi olan yerleşim, Papazlık adını alır.

İZLERİ KAYBOLAN ANTANDROS YERLEŞİMİNİN YENİDEN BULUNMASI

Antandros Antik Kentinin yerinin bulunması araştırmaları, 1842 yılında Heinrich Kiepert’in, Avcılar Köyü camisinin duvarında Antandros adının geçtiği yazıtı keşfetmesiyle başlar. Bu yazıta dayanarak yeri yaklaşık olarak tespit eder. 1888 yılında Fabricius ile birlikte geri döner, Antandros adının geçtiği ikinci bir yazıtı ve Antandros sikkelerini görür, önceki saptamasının doğru olduğunu anlar. Antandros olarak saptadığı, bugünkü adı Kaletaşı olan tepeye Fabricius ile birlikte tırmanır ve bir şehir yerleşimini doğrulayacak miktarda mermer ve seramik parçası bulur, yaptığı ölçümde tepenin 215 metre yükseklikte olduğunu belirler.
Kiepert’ten sekiz yıl sonra Judeich, tepe üzerinde incelemeler yapar, şehri aşağı ve yukarı kent olarak ikiye ayırır ve Antandros’u fazla büyük olmayan bir şehir olarak nitelendirir.
Bu arada; Truvayı kazan, hazineyi bulan ve yurt dışına kaçıran Schliemann, 1881 yılında aynı yoldan geçer, Kiepert’in ilk bulduğu yazıtı görür, bir antik kentin varlığını saptar ve köylülerin civarda birçok gümüş Antandros sikkesi bulması dikkatini çeker.  
1911 yılında şehri ziyaret eden Leaf, tepenin batı bölümünün sahipleri tarafından bir mezar açıldığını, bir rahibe için dikilmiş, ama sonra ikinci kez kullanılmış bir heykel altlığının çıkarıldığını saptar. Buna dayanarak, şehrin nekropolisinin (mezarlığının) tepenin batı yamacında, garnizonun tepenin zirvesinde, ticaret merkezi ve limanların tepenin doğusunda olduğuna kanaat getirir.
Cook, 1959 ve 1968 yıllarında yaptığı incelemede tepenin doğu yamacında herhangi bir buluntunun olmadığını, asıl yerleşimin tepenin batı yamacında olması gerektiğini söyler.
Şehrin üzerinde bulunduğu Kaletaşı Tepesi, denize doğru dik bir eğim ile sona erer. Modern asfalt, tepenin eteği kesilerek yapılabilmiştir. Asfaltın yapımından önce ulaşım, deniz ile tepe arasındaki dar, çakıldan oluşan deniz kıyısından gerçekleşiyordu.
Antik yerleşimin bulunduğu Kaletaşı Tepesinin batısında uzanan sahil şeridinin imara açılması ile 1989 yılında başlayan temel kazılarında bazı mezarlara rastlanır ve 1991 yılında Müze Kurtarma Kazıları başlatılır. Bu alanın MÖ 7. yüzyıldan MÖ 2. yüzyıla kadar nekropolis alanı olarak kullanıldığı anlaşılır ve kazılar aralıklarla devam eder, 1995 yılında kazılara son verilir.
2000 yılında Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü, Klasik Arkeoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinden Prof. Dr. Gürcan Polat başkanlığında bir ekip yüzey araştırması yapar ve sonucunda Kaletaşı Tepesi’nde sur ile çevrili bir yerleşimin varlığı saptanır. Çam ve zeytin ağaçları ile kaplı tepenin batı yamacında yapılan yüzey araştırmasında elde edilen veriler, bu alanın en azından MÖ 6. yüzyıldan başlayıp Bizans dönemini de içeren uzun bir zaman dilimi boyunca iskân gördüğünü ortaya koyar. Tepenin batısından denize dökülen derenin batısında ve doğu yamaçlarındaki araştırmalarda, yerleşime ait veriler elde edilemez.
2001-2006 yılları arasında Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü ile Balıkesir Müzesi'nin ve Altınoluk Belediyesi’nin ortak çalışmalarıyla süren kazılar, 2007 yılında Prof. Dr. Gürcan Polat başkanlığında devam eden akademik bir kazıya dönüşür.
15 yıldır devam eden, "Yamaç Ev" ve "Nekropolis" dışında çeşitli alanlarda devam eden kazılarda, kentin uzun yüzyıllara uzanan geçmişini daha iyi anlayabileceğimiz pek çok bilgiye ulaşılmakta.

KAZI ALANI VE BULUNTULAR


YAMAÇ EV


Antandros kazılarının en önemli bölümü “Yamaç Ev” olarak adlandırılan Roma villasıdır. 2001 yılında başlanan kazılarda bugüne kadar 19 bölümü ortaya çıkarılan villa, 1100 m2’lik bir alanı kaplamakta. Denize bakan bir yamaç üzerine yerleştirilmiş olması nedeniyle klasik Roma ev tipinden farklı olarak, “sıralı ev tipi” olarak adlandırılan bir mimari üslupla inşa edilmiş. Yan yana dizilmiş altı odası dışında mutfak, teras ve oldukça görkemli bir hamam Yamaç Ev’i oluşturmakta. Evin özellikle taban mozaikleri ve freskleri dikkat çekiyor. Kazılar, villanın MS Geç 3. Yüzyıl’da inşa edildiğini, MS 6-7. Yüzyıl’a kadar bazı tadilatlarla birlikte kullanıldığını ortaya koymakta. Bu tarihte, Batı Anadolu’yu etkisi altına alan Arap akınlarından kaçan halk kenti terk ederek, bugün Şahin Kalesi olarak adlandırılan, oldukça korunaklı doğal bir kale görünümündeki tepeye taşınmış.


NEKROPOLİS (MEZARLIK)

Antandros nekropolisi, yerleşimin yer aldığı Kaletaşı Tepesi’nin yaklaşık 400 m. batısında, deniz ile ona paralel olarak uzanan tepe arasındaki 50–60 metrelik yamaç ve düzlükte yer almakta. Kazılar, nekropolis alanının MÖ erken 7. yüzyıldan Helenistik Dönem sonuna kadar kesintisiz bir şekilde kullanıldığını ortaya koyuyor.
Maalesef bugün bir yazlık sitenin büyük bir bölümünün üzerine oturduğu nekropolis alanında, 2001 yılından beri devam eden sistemli kazılar, nekropolis alanının sınırlarını tespit etmeye yönelik olarak sürüyor. Kazılar önce küçük bir sondaj ile başlamış, yoğun gömü nedeniyle dört bir yana genişletilerek büyük bir açmaya dönüşmüş, bugüne kadar 412 mezar saptanmış. Nekropolis, coğrafi konumu gereği, kuzeyindeki tepeden erozyonla gelen toprak nedeniyle tabakalı bir yapıya sahip ve henüz tam olarak plan elde edilememiş olmasına karşın, MS 4. yüzyılda bu alanın, nekropolis özelliğini yitirerek, yerleşim alanına dönüştüğü anlaşılmakta.
Arkaik döneme ait çocuk mezarlarının aksine, yetişkin mezarlarının hepsinde kremasyon (yakma) uygulandığı görülüyor. Bazı kremasyon mezarlarda topraktaki yanık tabakası ve yüksek ısıdan meydana gelen kırmızılaşma, bireyin gömüldüğü yerde yakıldığını kanıtlamakta. Bir kısmı ise ikincil kremasyon, yani başka yerde yakılarak toplanan kemiklerin bir kap içerisine konulması sonrasında gömülmüşler. Kremasyon mezarlarda genellikle bronz hediyeler ele geçerken, çocuk ve bebek mezarlarında, içlerinde aşık kemiklerinin de bulunduğu (yakın zamana kadar Anadolu’da çocukların oyun aracı olarak kullandığı, koyunun dizinde bulunan çok ilginç bir kemik)  zengin hediyelere rastlanmakta. Bu döneme ait mezarlarda yapılan antropolojik incelemeler, yetişkinlerin yakılarak, 7 yaşından küçük çocukların yakılmadan gömüldüğünü ortaya koyuyor. MÖ 7. yüzyıl ortalarına doğru geleneğin değişmeye başladığı, yetişkinlerin yalnızca kremasyon değil, aynı zamanda inhumasyon (yakmadan gömme) olarak da gömüldükleri gözleniyor.
İlk lahit kullanımı, yetişkin bireylerin yakılarak gömülmediği MÖ 6. yüzyılda görülmeye başlıyor. Bu yüzyıla ait üç pişmiş toprak lahit bulunmuş ve Cook tarafından Albertinum Grubu olarak isimlendirilen lahitlerle büyük benzerlik gösteren bu lahitler, muhtemelen Klazomenai’den ithal edilmiş. Zira Batı Anadolu’daki diğer bir yerleşim yeri olan Klazomenai’de o dönemde lahit imalatı yapılıyor ve erişkin erkeğe ait hediyenin lahit dışına bırakılması, Klazomenai’de yaygın bir uygulama.
MÖ 5. yüzyılda pişmiş toprak lahitlerin yerini, tufa taşından yapılmış, kapaklı taş lahitler alıyor ve bu dönemde yetişkin bireylerde kremasyon uygulaması, yavaş yavaş yerini inhumasyona bırakıyor. MÖ 5. yüzyıla ait lahitlerde çoklu gömüler dikkat çekiyor.
MS 2. yüzyıla ait yalnızca bir mezarda birey doğu-batı yönünde yatırılmış, Bizans Dönemi’ne tarihlenen mezarlardan birinde ise kadın bireyin başı batıya gelecek şekilde batı-doğu yönünde yatırılmış.
Antandros nekropolisi, Batı Anadolu’da bulunan en önemli nekropolis. Kazılar, antik dönem ve sonrasındaki medeniyetler ve gelenekleri konusunda çok zengin bilgilere ulaşmamızı sağlıyor.

DİĞER KAZILAR

Yamaç ev ve Nekroplis dışında; Sur bölgesinde, Roma evi bölgesinde, Yol üstünde, Dere boyunda, Yol altında ve Su altında da kazı çalışmaları devam ediyor.

BULUNTULARIN SERGİLENDİĞİ MÜZELER

Kazılarda bulunan eserler, Balıkesir’deki Kuvayı Milliye Müzesinde ve Bursa Arkeoloji Müzesinde sergilenmekte. Umarım bir gün Altınoluk’ta bir Antandros müzesi açılır ve bulunanlar ait oldukları yerde sergilenir.

SÖZÜN ÖZÜ

Kazılar, okulların tatil olduğu Temmuz ve Ağustos aylarında, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü talebeleri ve öğretim üyelerince yapılıyor.
Eğer bu aylarda bir gün yolunuz bu bölgeye düşerse, kazıları görmek için muhakkak ziyaret edin.
Sizi pırıl pırıl arkeolog adayı öğrenciler, arkeologlar ve öğretim üyeleri karşılayacak, sorularınıza içtenlikle ve doğru cevaplar vereceklerdir. 
Altınoluk’un Temmuz ve Ağustos aylarındaki sıcağında, yerlerde ve toz toprak içinde, iğneyle kuyu kazarcasına kazı yapan bu gençleri gördükçe gurur duyacaksınız.
Yorgunluklarını gidermek için yanınızda biraz meyve veya meşrubat götürürseniz bilin ki çok makbule geçecek.
Belki siz oradayken, gözünüzün önünde bir sikke, bir vazo veya başka bir obje bulacaklardır.
Bu heyecanı ve mutlu koşuşturmayı görün ve “Böyle gençlerimiz de var” diyerek umut tazeleyin.    
Belki öğle tatilinde bir çardağın altında kendi hazırladıkları köfteyi ve salatayı yerken, gazete kâğıdı ile kaplı masalarına sizi de buyur ederler.