28 Şubat, 2013

Konuk yazardan: "Televizyon ve Şiddet" (3. Bölüm)

Perşembe, Şubat 28, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Feryal Çubukçu'nun yazısına üçüncü ve son bölümüyle devam ediyoruz. Bu bölümde "mutlu şiddet" kavramının, yani eğlencenin ve mizahın şiddet içeriğiyle birlikte kullanımının, şiddetin kolay kabul edilmesini sağladığı olgusundan bahsediliyor.

Yazının ilk bölümü için buraya, ikinci bölümü içinse buraya tıklayın. Diğer konuk yazarlarımızın yazılarına buradan ulaşabilirsiniz. Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız, tıklayın.


Gerbner, ekranda görülen şiddetin büyük çoğunluğunu ifade etmek için bir terim üretmiştir: “Mutlu Şiddet”. Tarihi hikâyelerde, masallarda, edebi eserlerde şiddetin temsilleri görünmektedir, ancak bunlar kahramanlığa, gerçekçi bir trajediye aittir. Televizyonla birlikte şiddet, mutlu sonla biter hale gelmiştir.

Gerbner, televizyonu bir bütün olarak inceler, tek tek programlar üzerinden değerlendirme yapmaz. Gerbner’in araştırma yöntemi birçokları tarafından bu yüzden eleştirilmiştir, çünkü açıkça şiddet üzerine kurgulanmış aksiyon filmlerini, çizgi film ya da komedi filmlerinden ayırmaz. Gerbner’e göre çizgi filmlerdeki eksik fiziksel hasar olgusu, şiddetin sinsice gizlenen varlığını örter. Eğlence unsurunun ve mizahın şiddet içeriğiyle beraber kullanımı şiddetin kolayca kabul göstermesini sağlar.

Televizyonda gösterilen ve görece masum olarak nitelendirilebilecek çizgi filmlerdeki şiddetle ilgili Michigan Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırma durumun ciddiyetini ortaya koymaktadır. Çocukluk dönemleri 70’lerin sonuna denk gelen 329 yetişkinin uzun yıllar içerisinde değerlendirilmesine dayalı araştırmada, aralarında Türkiye’de de gösterilen “6 milyon dolarlık adam” ve çizgi film “Roadrunner”ın da bulunduğu şiddet içeren programları izleyen bu çocukların, yetişkinliklerinde bu dizileri izlemeyenlere oranla iki kat saldırgan oldukları belirlendi. Şiddet dolu programlar izleyen erkeklerin yüzde 20’sinin bir tartışma anında eşlerini itip kaktıkları ya da darp ettikleri, kadınların yüzde 20’sinin de eşlerinin başına bir cisim attıkları tespit edildi. Söz konusu programları izlemeyenlerde bu oranın yüzde 10 olduğu belirtildi.

Televizyon yapımlarında şiddet pek çok sorunun çözümü olarak gösterilmektedir ve ciddi bir soruna yol açmaz. Çok fazla televizyon seyretmek, şiddetin normal ve sorunları çözmenin etkili bir yolu olduğu düşüncesini insanlara aşılar. Bir diğer etkisi de, acıya ve kurban olma durumuna karşı kişileri duyarsızlaştırmasıdır. Karşı koyma, kurbana empati kurma, protesto davranışlarını göstermeme gibi etkilere yol açar.

Televizyon dünyayı olduğundan daha kötü gösterdiği için, çok televizyon izleyen kişiler de dünyayı böyle algılar. Gerbner, bu sendromu “acımasız dünya sendromu” olarak adlandırmıştır. Ona göre, kişiler televizyonda ne kadar çok şiddet görürse, kendilerini şiddet tarafından o kadar tehdit altında hisseder. Böylece, daha katı kanun ve düzen oluşumlarına destek verme eğiliminde olurlar.


Korkan bireyler, kendilerini bu histen kurtaracak her türlü çözüm önerisinin kabulüne daha sıcak bakarlar. En temel hak ve özgürlüklerinden bile taviz verebilirler. Bu anlamda, daha kolay denetlenebilecek, yönetilebilecek ve yönlendirilebilecek kitleler korku ve korkunun giderilmesi ekseninde yaratılmış olur. Birçok insanın hayat ve dünya hakkında bildikleri aslında medya kaynaklıdır. Özellikle Amerikan medyasının en büyük özelliği şiddetin sürekli olarak ekranda yer almasıdır. Şiddet ise, gerçek hayatın yüz misli sıklıkta ekranlarda yer almaktadır. 

Türk televizyonlarındaki habercilik anlayışında şok etkisi yaratacak başlıkların seçilmesi, tedirgin edici fon müzikleriyle sunulması, izleyicinin zihninde yer edecek görüntülerin haber boyunca tekrar tekrar gösterilmesi kişilerin olayları çok daha şiddetli algılamasına neden olmaktadır.

Küresel anlamda Amerika’nın dünya ve özellikle Türkiye politikası üzerindeki etkilerine bakılacak olursa, Gerbner’in kuramının televizyon yapımlarındaki niceliksel şiddeti saptamasının ne denli önemli olduğu anlaşılır. Gerçek dünyanın televizyonda tam olarak yansıtılabilmesi gerçekleşmesi zor bir ideal olsa da, Gerbner’in kuramının bilincinde olarak çok daha gerçekçi, toplumu daha etkili şekilde temsil eden yayınlar hazırlanabilir.

İçinde şiddet barındıran Tom ve Jerry, Roadrunner, Tweety ve Sylvester gibi Amerikan kaynaklı çizgi filmlere, kurtarıcı bir alternatif olan Pepee buna iyi bir örnektir. Okul öncesi çocuklar için animasyon teknikleriyle hazırlanan bu Türk yapımı çizgi film, çocuklara milli değerleri aşılaması ve kültürel mirasımızı tanıtması bakımından da faydalıdır. 


Türk dizilerinde ise artık azınlıklara, engellilere, türbanlılara ve dindar-muhafazakâr karakterlere yer verilmesinin zamanı gelmiştir. Dizilerde işlenen konular açısından bakıldığında ise, sadece kendi derdiyle meşgul olmayan, toplumsal anlamda katma değer yaratan, sosyal sorumluluk bilinci olan bireylere ihtiyaç vardır. Toplumun genelini daha doğru bir şekilde yansıtmak, televizyon ve gerçek hayat arasındaki algı uçurumunu kapatmakta önemli bir adımdır.

Resim kaynak:
http://www.topics-mag.com/edition02/images/tv_kidsyuki.jpeg
http://shivajivarma.files.wordpress.com/2010/12/road-runner.jpg 
http://25.media.tumblr.com/tumblr_lmai8pZKUD1qgq4xro1_400.jpg

26 Şubat, 2013

489 - Muhabbet kuşunuz hasta olursa

Salı, Şubat 26, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , 6 yorum
Mubişler maalesef oldukça hassas canlılar, en küçük bir stres, hava değişikliği veya yem değişikliği bile hasta olmalarına sebep olabiliyor. Bu yüzden yapabileceğiniz en değerli şey mubişinizin hasta olmaması için önlem almak. Sağlıklı beslenme için buraya tıklayın.

Ama eğer hasta olduysa da hızlı davranmanız şart, çünkü doğada bu küçük kuşlar hastalıklarını belli etmemeye çalışıyorlar. Ve eğer durum siz onların hasta olduğunu anlayacak seviyeye geldiyse küçük mubişinizin yardıma ihtiyacı var demektir.

Yapabileceğiniz en iyi şey elbette muhabbet kuşundan anlayan bir veteriner bulmak. İshal gibi durumlar bile uzun sürdüğünde mubişler için ölümcül olabileceğinden bir an önce veterinere götürmekte fayda var. Burada üzücü olan her veterinerin kuşlardan anlamadığı. Genelde kedi-köpek üzerine yoğunlaşmış olan veterinerlerin bir kısmı kuşa da bakıyoruz dese de ne kadar güven telkin ettikleri tartışmalı. Yurtdışında "avian vet" olarak sınıflandırılan kuş veterinerlerini ülkemizde bulmak zor. Bu yüzden veterinerlere telefon edip sormak veya web sitelerini incelemek gerekiyor. İstanbul'da yaşayanlar için güzel bir haberim var: Florya'da bulunan İstanbul Veteriner Kliniği'nde muhabbet kuşlarından oldukça iyi anlayan iki veteriner hekim bulunuyor. Burada megabakteri ve gram boyama gibi testler yapılabiliyor. Merak edenler için an itibariyle (Nisan 2014) megabakteri testi 50 tl idi. 

Kuşunuz hastaysa mutlaka veterinere gidin, pet shop'a gitmeyin. Pet shop'ta satılan ürünlerin çoğu (spreyler gibi) kuşlar için yararlı değil zararlı!


Kuşların birçok hastalığı olabilir, bazı hastalık belirtileri ise şöyle:
  • Tüylerini şişirip iki ayağının üzerinde dengeli biçimde oturmak
  • Gözlerinin yarı açık olması ve sık sık uyuklaması
  • Hareketsizlmesi
  • Daha az yem yemesi ve su içmesi
  • Ötmesinin azalması
  • Kafesin alt kısmında oturması
  • Kuyruğun açısının değişmesi
  • Kanatların aşağıya düşmesi 
  • Gaganın üzerindeki cerenin şekil değiştirmesi
  • Kusma 
  • Gözünde şişme
  • Poposuna dışkının yapışması 
  • Vücutta anormal şişkinlikler 
Kuşların hastalık tahlilleri ise genelde dışkılarından yapılıyor. Bu yüzden veterinere giderken kafesin altında bulunan gazete kağıdını da yanınızda götürmekte fayda var.  Normal bir kuşun dışkısı kahverengi ve beyaz kısımlardan oluşur. Eğer kahverengiden yeşile bir dönüşüm varsa ya da beyaz kısmı normalden fazlaysa veya kuşunuz ishalse bir sorun var demektir.

İshale karşı geçici çözümlerden biri lapa şeklinde haşlanmış birkaç pirinç tanesini yedirmek. Ama bu dönemdeki su kayıpları kuşlar için tehlikeli, bu nedenle ishalin gerçek sebebinin yok edilmesi gerekiyor.

Hasta görünen bir kuşu veterinere götürmeden önce rahatlatmak için yapabileceğiniz geçici çözümlerden bazıları ise şöyle: 
  • Onu stressiz (gürültüsüz, hava akımı olmayan) bir ortamda bulundurmak 
  • Ortamın sıcak olmasını sağlamak (hasta kuşlar vücut ısılarını yükseltmek için tüylerini şişirirler). Kafesini havluyla örtebilir, odanın ısısını artırabilirsiniz.
  • Eğer kafeste başka bir kuşunuz daha varsa mutlaka kuşları ayırın, çünkü hastalık bulaşıcı olabilir.
  • Hastayken sadece yem ve su verin. Diğer mineralleri ve darıları kafesten kaldırın.
  • Kafesi ve suyunu temiz tutmak
Lütfen minik kuşunuz hastalanınca onu veterinere götürün! Üşengeçlik bir bahane değil! Veteriner ziyaretleri pahalı olmak zorunda değil. Veterinere götürürken kuşunuzu taşıdığınız kutuyu veya küçük kafesi mutlaka soğuktan koruyun. Havlu ve poşetlere başvurabilirsiniz.

Umarım tüy yumağınız iyileşip sizi mutlu etmeye devam eder!

Dipnot: 
Kuşunuza bir süre antibiyotik tedavisi verildiyse bu tedavi bittikten sonra biraz yoğurt vermeniz tavsiye ediliyor. Tabii bu yoğurtun Kanlıca veya Atatürk Orman Çiftliği gibi normal, "buzdolanda bozulabilen" yoğurtlardan olması tavsiye edilir.




Resim kaynak:
http://www.birds-online.de/meine_sittiche/verstorbene/sara_en.htm 
http://1.bp.blogspot.com/-bST4BgPKxOw/TbV0z5TntOI/AAAAAAAADdk/GA74HMlns0A/s1600/0dcd1201d9b7438ba15a6354ddfd6e47.jpg
http://2.bp.blogspot.com/-B9oLm5a7taI/T1eFoWGkH7I/AAAAAAAAJB4/fj-cWgnYUps/s1600/Funny+Budgies_1.jpg
http://4.bp.blogspot.com/-hlSOGqWRyQE/Tmc_zwLSUHI/AAAAAAAABQg/Xc9F6KfRs14/s1600/forthebirtds-2.jpg 

Konuk yazardan: "Televizyon ve Şiddet" (2. Bölüm)

Salı, Şubat 26, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Feryal Çubukçu'nun yazısına kaldığımız yerden devam ediyoruz. Bu bölümde televizyonun uzun süreli etkilerinden ve televizyon programlarında bazı karakterlerin veya sınıfların hiç temsil edilmemesinden bahsediliyor. Özellikle Türk dizileri bu yönden eleştiriliyor.

Yazının ilk bölümü için tıklayın. Diğer konuk yazarlarımızın yazılarına buradan ulaşabilirsiniz. Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız, tıklayın.




Gerbner’in araştırmaları televizyonun anlık değil, uzun süreli ve birikimsel etkisini kendisine konu edinir. Gerbner, televizyon dünyası ile gerçek dünyanın farklılıklarını ortaya çıkaran sistemli bir araştırma yürütmüştür.  Bu süreçte “sembolik imha” olarak adlandırdığı bir olgunun üzerinde durmuştur. Televizyonda temel sosyal gruplar yani yetişkin, beyaz, erkek, orta sınıf yoğun bir şekilde temsil edilmektedir ancak ötekiler yokmuş gibi davranılır. Televizyonun yarattığı böylesi bir çarpıtmanın izleyicilerin dünyayı algılamaları üzerinde nasıl etki yarattığı ölçülmek istenmiştir. Gerbner, çalışmasında günde uzun saatler boyunca televizyon seyredenlerin dünyayı televizyonun sunduğu biçimde gördüklerini ancak bu dünyanın gerçek dünyadan çok farklı olduğunu ortaya koyar.  


Gerbner’in “sembolik imha” olarak adlandırdığı olguya Türk televizyonları açısından bakıldığında, televizyon dizilerinde türbanlı bayanların neredeyse hiç temsil edilmediği görülebilir. Türbanlı bayanlar, toplumsal yapıda geniş çapta varolurken, televizyon dünyasında neredeyse hiç yokturlar. Çok uzun zamandır, sözbirliği edilmişçesine türbanlı karakterlere dizilerde yer verilmemesi durumu sanki hayatın doğal bir gerçeğiymiş gibi benimsenmiştir.  Bu anlayışa dur diyen, son dönem dizilerinden Behzat Ç’de, Harun adlı karakterin türbanlı bir sevgilisi olması dizinin fanatikleri tarafından hiç hoş karşılanmamıştır. Dizide türbanlı bir karaktere yer verilmesi büyük tepkilerle karşılanmış ve dizinin senaristi muhafazakârlık ve cemaatçilikle suçlanmıştır. Oysaki Behzat Ç, normal hayatta yaşanabilecek ve hiç de şaşılası olmayan bir durumu ekrana yansıtmıştır. Türkiye’nin toplumsal yapısı nesnel olarak değerlendirildiğinde, televizyonunun oluşturduğu algının gerçek dünyadan çok farklı olduğu görülmektedir. 

Türkiye’deki ana akım televizyon yapımlarının geneli temsil etme sorunu sadece türbanlı bayanlarla sınırlı kalmamaktadır. Oruç tutan üst veya orta sınıf mensubu kişilere dizilerde hiç rastlanmamaktadır. Dizilerde oruç tutanlar, alt sınıfa mensup olarak yansıtılmaktadır. Genel olarak namaz kılmak, camiye gitmek ve dua etmek gibi dini ritüellere dizilerde hemen hemen hiç yer verilmez, verilmesi durumunda ise yine alt sınıftan karakterler aracılığıyla izleyicilere yansıtılır. Bu durum ise, Türk toplumunda aslında kayda değer oranda var olan “oruç tutan üst ve orta sınıf”ın televizyonda karşılığının bulunmadığını, bu sınıfın sembolik olarak imha edildiğini söylemek mümkündür.


Türk dizilerinde gerçekten dünyadan çok farklı yansıtılan bir diğer kültürel adet de evlerde terlik giyilmesi konusudur. Hemen hemen hiçbir yapımda kişiler ev içinde terlikle dolaşmamaktadır. Oysaki gerçekte, Türkiye’de evlerin neredeyse tamamında terlik giyilir. Terlik giyme adetine yer veren tek dizi, son dönemde “Yalan Dünya”dır, orada da bu adeti sonradan görme ve sınıf atlamış bir aile yerine getirmektedir. Dizide terlik giyme adeti sanki Türkiye’de sadece geleneksel kökenli aileler için geçerliymiş gibi hafif alaycı bir tonda aktarılmaktadır.


Gerbner’in çalışması çok fazla (günde 4 saatin üzerinde) televizyon seyretmenin, gelir ve eğitim düzeylerinden bağımsız olarak izleyicileri aynılaştırdığı, az televizyon seyretmenin (günlük 2 saatin altında) ise farklı görüşlere açık bir yapı oluşturduğunu ortaya koyar.
Araştırmanın en çarpıcı bulgularından biri toplumun sadece yüzde birinin suça karışmasına rağmen, çok televizyon seyredenlerin kendilerini bu rakamın çok üstünde suçun ve şiddetin varolduğu bir dünyada yaşadıklarına inanmasıdır. 


Gerbner’in araştırmasının temel bulgusu televizyonun küçük, aşamalı, uzun dönemli ve birikimsel etkisi olduğu yönündedir. Gerbner, televizyonun izleyiciler üzerinde ölçülebilir, ani bir değişim yarattığını iddia etmez. Ona göre, uzun dönemli maruz kalmalar, birincil etkilere ( dünya hakkında karamsar düşünceler) ve ikincil etkilere (“kanun ve düzen” yanlısı olma gibi tutumlar) yol açar. 


Gerbner, televizyon dünyasını oluşturan karakterlerin rollerini analiz ederek, toplumu oluşturan farklı kesimlerin nasıl temsil edildiğini incelemiştir. 1371 programın incelenmesi sonucu, fark edilir düzeyde tutarlı bir rol dağılımı dikkati çekmektedir


Bulgulara göre:
·      Gündüz kuşağı pembe diziler ve yarışma programları dışında kadınlar ekranda üçte bir oranında daha az görünmektedir.
·      Yaşlı insanların televizyon temsilleri neredeyse yoktur. (Yüzde üçten daha az)
·      Latin kökenli karakterler çok az görünür, sadece yarışma programlarında yüzde birlik oranın üstüne çıkar. Oysaki ABD’de Latin kökenliler nüfusun yüzde 9’unu temsil etmektedir.
·      Prime time televizyon nüfusunun büyük kısmı orta sınıf üyesidir.
·      Prime time televizyonda fiziksel engelliler ana karakterlerin sadece yüzde 1,5’idir.
·      Prime time’da her 100 kahramana 43 kötü karakter düşmektedir.
·      Kadınlar, erkeklere göre daha genç yaş grubunun üyeleridir.
·      Kötü karakterler dengesiz bir şekilde erkek, alt sınıftan, genç, Latin ve yabancıdır.
·      Genç ve yaşlı erkekler, genç ve yaşlı kadınlardan çok daha fazla başarı oranına sahiptir.



Söz konusu bulguları Türkiye’deki programlarla karşılaştırırsak temsiliyet ile ilgili benzer çarpıtmalar söz konusudur. Bahçeşehir Üniversitesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Sosyolog Profesör Orhan Tekelioğlu Türk dizileri konusunda benzer saptamalarda bulunmuştur. Dizilerde azınlıkların neredeyse hiç yer almadığını, yer aldıkları tek tük rollerde de kötü karakter olarak yer aldıklarına değinmektedir. Lazların dizilerde varolsalar da komik karakterler olarak geçiştirildiklerini, türbanlıların ise hiç yer almadığına değinmektedir.

Kadın ismi taşıyan dizilerde kadın karakterlerine bakış konusunda Bilgi Üniversitesi’nde yapılan ve içerik analizi içeren bir çalışma da önemli bulgular ortaya koymuştur. 2002-2008 tarihleri arasında Türk televizyonlarında yayınlanan Aliye, Asi, Beyaz Gelincik, Gülbeyaz, Gümüş, Sıla adlı altı dizideki toplam 235 karaktere ait yaş dağılımına bakıldığında karakterlerin yüzde 78’i yetişkindir. Bebekler, çocuklar ve ergenler toplamda karakterlerin yüzde 14’ünü oluşturmaktadır. Öte yandan, Türkiye nüfusunun yüzde 31,2’sinin 18 yaşın altında olduğu bilinmektedir. Bu dizilerde kadın karakter sayısı da erkek karakter sayısından azdır, ancak hemen hemen eşit olarak dağıldığı söylenebilir. İncelenen 6 dizi Türkiye’nin farklı bölgelerinde geçse de yöresel şive farklılıklarına ve farklı etnik kimliklere rastlanmamaktadır. Dizilerdeki kadın karakterlerinin yaş ortalaması 20-35 arasıdır. Fiziksel olarak kusurları bulunmaz. Bu anlamda da, yine Gerbner’in belirttiği çarpıtmalara gidildiği görülmektedir. Gerbner, başrol oyuncusu bayanlar için eşik yaşın 35 olduğunu, bu yaştan sonra kadınlara yan roller veya annelik içeren rollerin verildiğini ifade etmektedir.


Dizilerde işlenen konular açısından bakıldığında da gerçek dünya ile televizyon dünyası arasındaki fark görülmektedir. Cinsel sağlık enstitüsü başkanı Dr. Cem Keçe ise dizilerde ensest, tecavüz ve taciz gibi cinsel travmalara bolca yer verilirken, Türk halkının gerçek cinsel sorunları olan iktidarsızlık, erken boşalma, vajinismus ve orgazm sorunlarına hiç yer verilmediğine değinmektedir.   


Resim kaynak:
http://4.bp.blogspot.com/-HrQ0juqKPuw/UQrz4NNR_5I/AAAAAAAAAJg/cXqwG9teF2M/s1600/diziler+eski.jpg    
http://uchaustin.files.wordpress.com/2012/12/tv4.jpg?w=300&h=207
http://blogs.longwood.edu/madisonturner/files/2013/01/watching-tv.jpg

25 Şubat, 2013

Konuk yazardan: "Televizyon ve Şiddet" (1.Bölüm)

Pazartesi, Şubat 25, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Bahçeşehir Üniversitesi öğretim görevlisi Feryal Çubukçu, televizyon ve şiddet konusunda yazdığı oldukça ilgi çekici makalesini bizlerle paylaşıyor. Aşağıda okuyacağınız birinci bölümde şiddet içerikli çizgi filmlerin çocuklar üzerindeki etkilerini ve Türk televizyonlarında şiddet içerikli çizgi filmlere gösterilen yaklaşımı bulacaksınız.

Diğer konuk yazarlarımızın yazılarına buradan ulaşabilirsiniz. Siz de konuk yazar olmak istiyorsanız, tıklayın.


Şiddet dünyada pek çok farklı şekilde karşımıza çıkmaktadır; kavgalar, saldırılar, cinayetler, aile içi şiddet ve savaşlar. Gerçek dünyadaki şiddete artık bir kitle iletişim aracı olan televizyonun ürettiği şiddet de katılmaktadır. Televizyonun günümüzde insan hayatındaki yeri tartışmasız çok büyüktür. Ancak insanlık tarihine genel olarak bakıldığında, kitle iletişim araçlarının varlığının ne kadar yeni olduğu görülebilir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra radyo yayınları altın devrini yaşarken, II. Dünya Savaşı'ndan sonra televizyon yayınları giderek daha çok yaygınlaşmıştır. Kitle iletişim alanında yaşanan bu değişimler beraberinde konuyla ilgili çalışma ve araştırmaları da getirmiştir.


George Gerbner tarafından 1969'da başlatılan "Kültürel Göstergeler Projesi" ekonomik ve sosyal göstergelerden önde gelen kültürel göstergelerin incelenmesi gerektiğini ortaya koymaktaydı.

Gerbner, merkezi olarak yönetilen ve kitlesel üretimle yaratan simge sistemlerinin, toplumun ortak bilincini oluşturmakta olduğunu ve toplumu kültürlendirdiğini düşünmekteydi. Ona göre insanlar artık kültürel kimliklerini ailelerinden, okuldan, kiliselerden ve cemaatlerden değil, satacak bir şeyleri olan bir avuç büyük şirketlerden öğrenmektedir. Bunu sağlayan en önemli kitle iletişim aracı da televizyondur. Gerbner, televizyonu "dünyaya açılan bir pencere ya da dünyanın bir yansıması" olarak değil "kendi içinde bir dünya" olarak tanımlamaktadır. Gerbner için televizyonun yeri diğer kitle iletişim araçlarından ayrıdır, çünkü televizyon diğer kitle iletişim araçlarının olamadığı kadar toplumsal dokunun, kültürel yapının ve aile yapısının bir parçası olmuştur.
Gerbner, televizyonun sürekli olarak şiddet ve cinsellik içeren programlar ürettiğine değinmektedir. Bu konular diyalogdan çok, görüntülere dayanmaktadır ve dünyanın her yerinde, her yaştan insan tarafından kolayca anlaşılabilecek niteliktedir. Özellikle, hayat tecrübesi az olan çocuklar ve gençler ise bir enformasyon aracı olarak televizyona diğerlerinden daha çok bağımlıdır. Dolayısıyla, televizyon yayınlarından en çok etkilenecek kitle de onlardır.
Alman Federal İstatistik Dairesi raporuna göre, Avrupa'nın en genç nüfusuna sahip ülke olan Türkiye'de toplam nüfusun % 31,2'si 18 yaşın altındadır. Türkiye'de genç nüfusun yoğunluğu televizyon yayınları konusunda Türkiye'nin özellikle hassas olması gerektiğini göstermektedir.
1998 yılında Türk televizyonlarında gösterilmeye başlanan “Pokemon” adlı çizgi film şiddet içeriği açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir. Dostluk, dayanışma çizgisindeki çizgi filmlerin ağırlıklı olarak gösterildiği yayıncılık anlayışına köklü bir değişiklik getiren Pokemon, havada çarpışan, birbirlerini yakan, iten, suya atan çizgi karakterler içermekteydi. 2000 yılında Mersinli Ferhat Ağırbaş adlı dört yaşındaki bir çocuğun, Pokemon çizgi filminin etkisinde kalıp kendisini bir çizgi karaktermiş gibi pencereden aşağı atması gündeme oturmuştur.  

Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), öncelikle danışma kurulu raporlarına dayanarak çizgi filmi yayınlayan ATV kanalına bir gün süreyle yayın durdurma yasağı koymuş ve devamında ise Sağlık Bakanlığı’nın Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü yazısı üzerine Pokemon’u Türk televizyonlarda yasaklamıştır. 
Sağlık Bakanlığı’nın gerekçeli raporunda Pokemon çizgi filminin çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri şöyle sıralanmaktadır:

  • Oyun içinde yaşanan şiddet daha kolay benimseniyor.

  • Kazanılan başarının kendi yaratıcılığıyla değil, yapay ve dış kaynaklarla oluşmasına yol açıyor.

  • Özdeşim kurulan kahramanların kimi zaman iyi kimi zaman kötü olarak verilmesinden dolayı çocuklarda kavram kargaşası meydana geliyor.

  • Özdeşim kurulan kahramanların kendilerini kolayca tehlikeye atmasından dolayı küçük yaştaki çocuklar "tehlike" kavramlarını değerlendiremiyor.

  • Çocuklar gerçek yaşama yabancılaşıyor.

  • Yanıp sönen parlak ışıklar, bazı çocuklarda nöbetlere neden olabiliyor.
 
  • Pokemon kartları da "Hepsine sahip ol" sloganıyla çocuğa kapitalist düzenin kurallarını aşılıyor. Ayrıca çocuklar daha çok karta sahip olmak için hırsızlık ve şiddete başvurabiliyor.
RTÜK’ün Pokemon için aldığı bu kararın ilginç yönü, 2000 yılından itibaren Türk televizyonlarında yayınlanan bütün çizgi filmlerin Sağlık Bakanlığı’nın denetiminden geçmesine vesile olmasıdır Çocuklara yönelik televizyon yayıncılığında şiddet unsuru adına atılmış önemli bir adım olması bakımından bu olay bir dönüm noktası olarak kabul edilebilir.

Pokemon çizgi filminin çocuklar için oluşturduğu dünya sadece televizyonla sınırlı kalmamıştır. Cips paketlerinden çıkan “taso” adı verilen oyuncaklarla çocuklar, Pokemon’un çizgi dünyasını gerçek dünyaya taşımışlardır. Televizyon, Gerbner’in de belirttiği gibi sadece bir seyirlik araç olmaktan çıkmış, kültürü oluşturan, eken, belirleyen bir konuma gelmiştir. Bu anlamda, çocukların oyun kültürü açısından, televizyonun ekin etkisinden elbette ki söz etmek mümkündür. Daha çok taso kartına sahip olmak için cipslere daha çok para harcayan çocuklar, kendi arkadaşlarını birer rakip olarak görmekte ve oyun gereği onları hırpalamaktan çekinmemekteydi. Kültürel anlamda, arkadaşlık yüzyıllardan beri kişilerle dayanışma kurma, beraberce uyum içerisinde yaşamak olarak tanımlansa da televizyon dünyasının söz konusu dönemin çocuklarının arkadaşlık anlayışını çok farklı şekillendirdiği açıktır.

Resim kaynak:
http://www.cizgifilmseyret.com/files/image/640_1.jpg
http://2.bp.blogspot.com/_t6FudWjyoXQ/TT3eSqAsF5I/AAAAAAAAAAQ/uE-WttuAuqI/s1600/TV_violence_layout.jpg

22 Şubat, 2013

488 - Siz veya iş arkadaşınız işkolikseniz ne yapmalı?

Cuma, Şubat 22, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , , , yorum yok
İşkolikleri farketmek kolaydır. Onlar mesai bitiminden sonra iş yerinde kalanlar, öğle yemeğinde konuşulan konuyu işe bağlayanlar, ilişkilerini ve sosyal hayatını bir kenara bırakıp 7/24 çalışan veya iş düşünenlerdir. 

İşkolikler ve çok çalışanlar arasındaki fark

Çok çalışanlar, çalışma tempolarını belli zamanlarda -sunum hazırlama, son tarihin yaklaşması gibi- artırır, daha sonra normal çalışma temposuna dönerken, işkolikler devamlı olarak yüksek tempoda çalışırlar. 

İşkoliklerin özellikleri
 
İşkolikler, tüm zaman ve enerjilerini işlerine verirler. Bu durum, onların zaman yönetimi konusunda kusurlu olarak algılanmalarına yol açabilir. 

Her ne kadar mükemmeliyetçi olsalar da, yüksek çalışma temposu yüzünden fiziksel yorgunluk başgösterir ve yaptıkları işlerin kalitesi düşer. Sosyal yaşamları ise yok denecek kadar azdır, çünkü tüm zamanlarını çalışmaya adamışlardır.

İşkolik misiniz?

İşkolik olduğunuzdan şüpheleniyorsanız aşağıdaki sorulara her zaman-sık sık-bazen-nadiren-asla cevapları vermeyi deneyebilirsiniz:
  1. Suçluluk, endişe ve depresyon hislerini bastırmak için çalışmayı mı tercih ediyorsunuz?
  2. Hobiler, boş zaman aktiviteleri ve egzersiz yerine iş hayatınızdaki en büyük öncelik mi?
  3. Sağlığınızı kötü etkileyecek şekilde aşırı çalıştınız mı?
  4. En başta planladığınızdan çok daha fazla çalışır mısınız?   
  5. Çalışmak için nasıl daha fazla zaman yaratacağınızı düşünür müsünüz?
  6. Başkaları tarafından daha az çalışmanız gerektiği söylendi mi?
  7. Çalışmanız engellendiğinde strese girer misiniz? 
Bu sorulardan 4'üne veya daha fazlasına her zaman veya sık sık cevabı veriyorsanız, işkolik olmaya yatkınsınız.   

Ne tür bir işkoliksiniz?

1. Ya hep ya hiççi işkolik

İşler ya mükemmel şekilde tamamlanacak ya da hiçbir sonuca ulaşılmayacaktır. Kendi karşılanması imkansız beklentileri, bir işe başlamak konusunda korku yaratır. Başladığı zaman ise aşırı yorulacak şekilde çalışır. Düşük özgüvenin bu tip bir yaklaşıma neden olduğu düşünülüyor. Bu kişiler, devamlı kendilerini suçluyor ve iş hakkında takıntılı derecede endişeli oluyorlar.

2.  Durmak bilmeyen işkolik

Bu kişiler başlamakta değil bitirmekte zorlanırlar. Hayır diyemez, öncelik belirleyemez ve sorumlulukları paylaştıramazlar. Hızlı çalıştıklarından dikkatsiz hatalar yaparlar.

3. Detaycı işkolik

Ayrıntılar konusunda saplantı derecesinde düşünürler. Tam işi bitirmeye yaklaşmışken ekstra işler çıkarırlar. Bir işi kendilerinin yaptığı kadar kimsenin iyi yapamayacağını düşünürler. 

Bunu nasıl yenebilirsiniz?
  • İşleri önem sırasına göre sıralayıp en önemlileri önce tamamlayın.
  • Size teklif edilen projeleri ve yeni işleri iyi değerlendirin. Sadece iş yükü mü ekleyecek yoksa kariyerinizde bir işe yarayacak mı sorusunun cevabını düşünün.
  • Sizi rahatlatacak iş harici aktiviteler bulun.
  • Size ilgi gösteren ve işkolikliğinizden kurtulmanıza yardımcı olmak isteyen kişilerle etkinlik yapın.
  • Tatile çıkın. Tatilde işle ilgili herhangi bir şey yapmayın.

İşkolik iş arkadaşı problemi

İşkolik bir iş arkadaşı, birçok açıdan rahatsız edici olabilir. İşkolikler iş arkadaşlarından yüksek performans beklerler. İş arkadaşlarının farklı çalışma ritimleri olduğunu kabul edemezler. Hem kendilerinden hem de başkalarından gerçekçi olmayan beklentileri vardır. Hatalara tolerans gösteremezler, mükemmeliyetçi yanları yüksektir. Devamlı iş hakkında konuştuklarından sıkıcıdırlar!

Rutgers Üniversitesi işletme bölümü profesörü Gayle Porter, işkoliklerin takım çalışmasında çok kötü olduklarını söylüyor ve patronların mesai bitiminde evine giden kişiyi ödüllendirmesi gerektiğini belirtiyor. Çünkü bu kişiler, zamanına sahip çıkıyor ve daha verimli çalışıyor.

İşkolik iş arkadaşına yardım etmenin yolları
  • Öncelikle kendinizi aynı şekilde işkolik olmaktan koruyun.
  • Öncelikleri belirlemeye yardım edin, önemli işlerin ilk başta yapılmasını sağlayın.
  • İletişim konusunda sınırlar belirleyin. Gecenin üçünde iş hakkında mail atanlar işkoliklerdir.
  • Dışarıdaki aktivitelere davet edin. Beraber bir kafeye gidin veya ilginç bir şeyler yapın.   
  • İşkolikler gereğinden fazla iş yükünü yüklenmeyi severler. Bu inançlarını doğrulamayın. Haftasonları yardım etmeyi teklif etmeyin, çünkü bu boş zamanı dolduracak yeni bir iş bulacaklardır.

Kaynak:
http://www.helium.com/items/2060955-being-a-workaholic-affects-your-relationship-with-your-colleaguesdemands-workaholicmistakes
http://www.articledashboard.com/Article/How-to-Overcome-Work-Addiction/1605459 
http://www.forbes.com/sites/jacquelynsmith/2012/10/10/when-someone-you-work-with-is-too-married-to-the-job/2/ 
http://metro.co.uk/2012/04/24/seven-ways-to-find-out-if-youre-a-workaholic-400424/

11 Şubat, 2013

487 - Hipnoz altında unutulmuş dili hatırlamak

Pazartesi, Şubat 11, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , 2 yorum
Çocuklukta öğrenilmiş ancak daha sonra kullanılmadığı için unutulmuş bir dil, hipnoz altındayken hatırlanabilir mi? Okuyucularımdan birinin sorduğu bu sorunun cevabını araştırdım ve bulduklarımı bu yazıda paylaşıyorum.

Çocuklukta kullanılıp sonradan unutulan dilin hatırlanması için, danışan kişi öncelikle hipnotik yaş gerilemesi denilen teknikle çocukluğuna döndürülüyor. Bu tekniğin uygulandığı üç vakanın özellikleri ise şöyle:

1962 yılında Stanford Üniversitesi'nde 18 yaşında bir öğrenci olan S., Finlandiya'da doğmuş. Ailesi İsveç kökenli olduğundan evde konuşulan dil Finlandiya'daki İsveç azınlığın konuştuğu aksan ile İsveççe'ymiş. Yani bir nevi İsveççe-Fince'ymiş. S. beş yaşındayken anne-babası boşanmış ve S. annesiyle birlikte ABD'ye taşınmış. Burada annesi İsveç-Fin kökenli bir adamla evlenmiş, S. yuvaya başlamış ve evde İsveççe-Fince konuşulsa da, genel olarak İngilizce hakim dil olmaya başlamış. S. sekiz yaşına geldiğinde üvey babası ölmüş. Daha sonra annesi Fin kökenli başka bir adamla evlenmiş ve evde hakim dil İngilizce'ye dönmüş. Fince ise misafirler geldiğinde nadiren konuşuluyormuş.


Üvey babası İsveççe bilmediğinden evde artık bu dil konuşulmamaya başlanmış. S.'in on sekiz yaşında hipnoz çalışmasına katılmasının nedeni ise hipnoz altındayken İsveççe'yi hatırlayıp hatırlayamayacağını öğrenmek istemesi. Bu çalışmada öncelikle S.'in hipnoza ne kadar yatkın olduğuna dair bir test uygulanmış. Bu testten 8 puan alan S. hipnoza uygun görünse de, yaş gerilemesi için genelde 10-12 arası puan alan katılımcılar tercih edilirmiş. 

Beş yaşındaki bir çocuğun cevaplandırabileceği İsveççe sorular hazırlanmış. "Kardeşin var mı?" ,"Kaç yaşındasın?", "Çimenin ne renk olduğunu biliyor musun?", "Yemeyi sevdiğin bir şey söyle" gibi. S.'e bu sorular hipnozdan önce ve hipnoz sırasında sorulmuş. Hipnozdan önce ise yaş gerilemesi için iki haftalık deneme seansları yapılmış. 

S.'e toplam 72 soru yöneltilmiş. Bu sorulardan 34'ünün cevaplarında bir ilerleme görülmezken, 38'inde doğru cevaplamada artış görülmüş. Bu sonucun önemli olduğu düşünülüyor. Yani eğer ilk test ile ikinci test arasında başka etkenler olmadıysa -tabii testi ikinci kez görmek de bazı maddelerdeki doğruluk oranının artırmış olabilir- hipnoz altında bazı cevaplar daha iyi hatırlanmış.


1970'te yapılan bir çalışmada ise ikinci nesilden bir Japon-Amerikalı'nın Japonca'yı tamamen unuttuğu ama hipnoz altındayken akıcı bir biçimde Japonca konuşabildiği görülmüş. Bu kişi, hipnoza oldukça yatkınmış (12 puan ile) ve çocukluğuna dair birçok anıyı bastırdığı düşünülüyormuş. 

Son olarak başka bir çalışmada ise hipnozun etkisiz olduğu gözlenmiş. Bir mühendislik öğrencisi olan D.S., 2-7 yaşları arasında Amerikan misyonerleri olan ebeveynleri ile Tayvan'da yaşamış. Oradayken Çin anaokuluna giden D.S., Çince'yi iyi bir derecede öğrenmiş ama ABD'ye döndüklerinde kullanmadığı için unutmuş.

Hipnoza pek yatkın olmayan D.S. (3 puan almış) yine de çok istekli olduğu için çalışmaya devam edilmiş. Ancak hipnozun Çince'yi hatırlamada bir etkisi olmadığı görülmüş. Sadece birçok soruyu cevaplamaya çalışırken cevabın "dilinin ucunda" olduğunu söylemiş.

Bu çalışmalara dayanarak hipnozun unutulmuş bir dili hatırlamaya yardımcı olup olmadığına karar vermek ise size kalmış.

Kaynak:
http://www.tandfonline.com/doi/pdf/10.1080/00029157.1962.10401924
http://ist-socrates.berkeley.edu/~kihlstrm/PDFfiles/StnfrdMRM148_ChildLang78.pdf

Resim kaynak:
http://www.hypnosis.org/images/content/class-matt-elliot.jpg
http://www.danielbor.com/wp-content/uploads/2012/07/hypnosis1.jpg