11 Aralık, 2013

535 - Basitçe ve çok ucuza hayvan barınağı yapın

Çarşamba, Aralık 11, 2013 Gönderen Berna Arslan , , 1 yorum
Bir arkadaşım geçtiğimiz hafta çocuğuyla bu güzel projeyi hayata geçirmiş, ben de kendisinin paylaştığı şu video ile hayvan barınağı yapımının basit yöntemini öğrendim:


Gerçekten ucuza mal edeceğiniz bu barınaklarla hayvanların hayatını kurtarabilirsiniz. İhtiyacınız olan malzemeler de nalbur veya yapı marketlerden kolayca bulunur cinsten:  Koli, koli bandı, güçlendirilmiş koli bandı, foamboard köpük, maket bıçağı. 

Arkadaşım yaklaşık 20 lira harcadığını söyledi. Yaptıkları barınağın uçmaması için içine de taş yerleştirmişler. Ve elbette halkımızın ne yapacağı belli olmadığı için de üzerine cd kalemiyle "kedi barınağı" diye eklemişler. 

Büyük bir iyilik, bu soğuk kış günlerinde yapacağınız en güzel işlerden biri...

09 Aralık, 2013

Konuk yazardan: "Orange is the new black"

Pazartesi, Aralık 09, 2013 Gönderen Berna Arslan , , 1 yorum
Bugün "Hayallerim, Delorean ve Sen" blogunun sahibesi bize konuk oluyor. Kendisine teşekkür ediyorum ve sizi yazısıyla başbaşa bırakıyorum.



Bunu Bugün Öğrendim’de konuk yazar olmak büyük mutluluk! Bu yazıda Orange Is the New Black adlı diziden bahsetmek istiyorum.

Arrested Development’ı dördüncü bir sezon ile sevenleriyle buluşturan Netflix’in bu senenin Temmuz’unda izleyiciyle kavuşturduğu Orange Is the New Black zeki ve kadın elinden çıkma bir komedi-drama. Dizinin yaratıcısı Jenji Kohan. Kohan, başrolünde Mary-Louise Parker’ın olduğu Weeds adlı Showtime dramasının da yaratıcısıydı ve bir dönem Gilmore Girls’de yapımcılık yaptı. Kadın gözünden kadınlarla ilgili cesur ve çok katmanlı bir diziyi izlememek olur mu?

Orange Is the New Black, bir anı kitabına dayanıyor. Piper Kerman’ın hapishanedeki deneyimlerini anlattığı aynı adlı anı kitabına. Başrol Piper Chapman, Taylor Schilling’e emanet edilmiş. Chapman, otuzlarında, toplumun yüksek orta sınıfından nişanlı bir kadın. Yirmili yaşlarının başında, üniversite sonrası deneysel evresinde tanıştığı ve aşık olduğu uyuşturucu karteli çalışanı kız arkadaşına hizmetinde ufak bir yardımda bulunuyor. Yıllar sonra işlediği bu ufak suçtan ötürü hapishanede 15 ay geçirmesi gerekiyor.

Chapman’la beraber içine girilen bu hiç de tanıdık olmayan mekânda seyirci de onunla beraber düzeni kavramaya çalışıyor.  Adalet sistemi, suç ve suçlu kavramları, hapishanede mahkûmiyetlerinin bitişlerini bekleyen kadınlar üzerinden kurcalanıyor. Hem de olabilecek en eğlenceli ve mizah dolu şekilde. Ayrıca kendini bulma ve sorgulama hakkında insani ve samimi biri dizi oluşuyla da dikkat çekiyor.

Orange Is the New Black, sadece ana karakterlerine yatırım yapan ve  yan karakterleri onları beslemek ve onların etrafında dönmesi için bir çeşit “uydu” anlayışında kullanan dizilerden değil. Dizi, karakterlerinin hepsinin hikâyesine uğruyor zaman zaman. Mekân hapishane olunca, izleyici yollarının sonu buraya açılan kadınların hikâyelerini merak ediyor. Bu merakı karşılıksız bırakmayan Kohan, güzel ve kalp kıran yaşam öykülerini romantik bir realizm ile anlatıyor. Her bir bireyin üzerinden toplumsal eleştirisini de yapıyor.  Binlerce yıldır süren cinsiyet ayrımcılığı sık sık masaya yatırılıyor. Yer yer dolaysız olarak kadınların hikâyeleri üzerinden, yer yerde kök salmış, çürümüş zihniyetlerin hareketleri üzerinden.



Sisteme yapılan eleştiriler ise Orange Is the New Black’i çok değerli bir esere dönüştürüyor.  Dizinin LGBT bireyleri barındırması –Laverne Cox’un (kendisi de bir transseksüel) canlandırdığı transseksüel karakteri sosyal medyada oldukça ses getirdi-  ve onların hikâyelerine yer vermesi, diziyi hem hapishane duvarları ardında toplumdan izole edilmiş her kadın mahkum, hem de her gün toplum içinde soyut duvarlarla dışlanılmaya çalışılan diğer kadınlar için bir tür sözcü konumuna  getiriyor.

Oyuncu kadrosunun başarısının da altı çizilmeli.  Aktrisler rollerinde çok başarılılar. Bütün karakterler bu inanılmaz başarılı aktrislerin elinde unutulmazlaşıyor. Ödül törenlerinde unutulmamaları dileğiyle…



Orange Is the New Black 2014’te ikinci bir sezon ile geri dönecek. 

02 Aralık, 2013

534 - Okul Katliamları: Neden Oluyor?

Pazartesi, Aralık 02, 2013 Gönderen Berna Arslan , yorum yok
Özellikle ABD'de gerçekleştiğini duyduğumuz okul katliamları oldukça trajedik boyutlara ulaşıyor. 1996'dan günümüze baktığımızda ABD'nin çeşitli eyaletlerinde 45 katliamın yaşandığını görüyoruz. Avrupa ve ABD'nin durumunu aşağıda özet olarak görebilirsiniz.


Okul katliamlarında genelde katil kendini öldürüyor, bu da onunla konuşup nedenlerini anlama olanağını ortadan kaldırıyor. Ama hayattaki katillerden edinilen bazı bilgiler şöyle: Üçte ikisi okulda dalga geçilmeye ve kötü davranışlara maruz kalıyor. Dörtte üçü önemli bir ilişkide büyük bir değişiklik yaşıyor, örneğin sevgiliden ayrılma gibi. Çok azında zihinsel bir rahatsızlık var, ancak yarısından fazlası çok umutsuz veya depresif hissettiğini söylüyor. Silah bulmaları oldukça kolay olmuş, ya evlerinden almışlar, ya da satın almış veya çalmışlar. Bazılarına ise aileleri silah hediye etmiş!

ABD'de bu katliamların sebepleri tartışılıyor. Bazıları bu cinayetleri gerçekleştirenlerin okulda dalga geçilen ve dışlanan çocuklar olduğunu ve intikam almak istediklerini söylüyor. Bazıları ise yeni nesil çocukların disiplinsiz büyüdüklerini ve eğitim sisteminde başarı ile başarısızlık arasındaki farkı göremedikleri için hayatta nasıl davranacaklarını bilemediklerini iddia ediyor. 

Katliamları gerçekleştirenleri inceleyen Frank Robertz ise şöyle diyor:  Bu sorunlu gençler ilk başta fantazilerini kendilerine saklıyor, ama zaman içinde arkadaşlarıyla veya internetteki sohbet odalarında fikirlerini paylaşmaya başlıyorlar. Daha önceki katliamlardan ilham alıyor ve ünlü olmak istiyorlar. Bu fikirlerin harekete geçmesi ise genelde birkaç seneyi buluyor. Yani ani bir öfke nöbetinin sonucu değil. Klinik psikolog Al Carlisle ise genç yaşta şiddete tanık olan veya maruz kalan çocukların ileride acımasız fantazilere yatkın olduklarını söylüyor. 

Bu katliamların ve/veya bu katliamlardan sonra medyanın röportaj yaptığı ailelerin düzmece olduğunu iddia edenler de var. Hatta bazı katliamların hükümet tarafından organize edildiği de iddia ediliyor. Özellikle Sandy Hook İlkokulu'nda yaşananları komplo olarak değerlendiren büyük bir kesim mevcut.


Kaynak:  
http://www.statisticbrain.com/school-shooting-statistics/
http://www.mibazaar.com/schoolshootings/
http://powerreporting.com/files/shoot.pdf

28 Kasım, 2013

533 - Hindinin adı niye turkey, Türkiye'yle ne ilgisi var?

Perşembe, Kasım 28, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , 1 yorum
"Ülkemizin yurtdışındaki adı Türkiye olsun, artık Turkey demesinler" başlıklı anlamsız tartışmayı anımsarsınız belki. Peki İngilizce'de hindi anlamına gelen turkey ile üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizin ne ilgisi var? Eski zamanlarda İngilizler, ilginç ve egzotik bir kuş türünü yemek amaçlı ithal etmeye başlıyorlar. Bilimsel adı numeda meleagris olan bu kuş, ta Afrika'nın güneydoğusundan, Madagaskar'dan ithal ediliyor. Ancak bunu İngiliz halkı bilmiyor. İngilizlerin tek bildiği bu ticareti Türk tüccarların yürüttüğü. Ve işte bu şekilde bu kuşun adı turkey oluyor.
Orijinal "turkey"
Ancak, günümüzde Amerikalıların şükran günlerinde mideye indirdikleri hindi, aslında baştan beri Amerika kıtasında yer alan meleagris gallopavo. Yeni Dünya'ya ulaşan İspanyollar, buldukları bu kuşun tadının "turkey"den çok daha iyi olduğunu keşfediyor ve hemen kuşu Avrupa'ya ihraç etmeye başlıyorlar. 

Günümüzdeki "turkey"
İngiliz sofralarında yerini alan bu yeni kuşa turkey denilmeye devam ediliyor. Peki biz niye hindiye hindi diyoruz? Çünkü Hindistan'dan geldiğini sanıyoruz! Fransızlar da aynı şekilde düşünerek hindiye dinde (d'Inde: Hindistan'dan gelen) ismini takmışlar. 

Kaynak: http://www.nytimes.com/2013/11/28/opinion/the-turkeys-turkey-connection.html?smid=fb-share&_r=0

25 Kasım, 2013

532 - Beyinde Yılan Tanıma Merkezi Bulundu

Pazartesi, Kasım 25, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , , 1 yorum
(Ön not: Bu yazıda hiçbir korkutucu veya rahatsız edici resim kullanılmamıştır, rahatça okuyabilirsiniz.)

Yılan fobisi insanlar arasında oldukça yaygın ve bunun sebeplerinin evrimsel olduğu düşünülüyor. Yılan Algılama Teorisi'ne göre (evet böyle bir teori var), yılanların oluşturduğu tehdit, primat (goril, orangutan, şempanze, insan gibi canlıları içeren canlı sınıfı) beyninin şekillenmesinde önemli bir rol oynadı. 2013'te yayınlanmış bir çalışma ise bu teoriyi doğrular nitelikte.

Makak maymunları ile yapılan bu çalışmada maymunlara maymun yüzleri, maymun elleri, geometrik şekiller ve yılan resimleri gösterildi. Yılan resimleri çok hızlı ve güçlü tepkiler meydana getirirken, maymunların beyinlerinde hangi alanların aktive olduğu incelendi. Yalnızca yılan resimleri için medial ve dorsolateral pulvinarda aktivasyon gören araştırmacılar, tehdit içeren uyaranların bu bölgeler tarafından hızlı biçimde işlendiğini keşfetti. Yılan Algılama Teorisi ise primatlar arasında ortak olan pulvinar bölgesinin yılan tanımada önemli olduğunu savunmaktaydı.

Yılanları algılamak ve hızlıca tespit etmek için evrimsel olarak bu nöronlar gelişmiş olsa bile, bu aynı zamanda korku da hissetmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. Tepkiler, insandan insana değişebiliyor. Çalışmanın ulaştığı bu ilginç bulgular ise yılan fobisinin çok derinlerde kökleri olabileceğini, hızlı yılan tanımanın evrimsel olarak insanlara geçmiş olabileceğini gösteriyor. Yılan fobisinin ne kadar köklü olduğunu anımsamak içinse efsanelere, dinsel mitlere, edebiyata bakmak yeterli.

Kaynak: http://www.pnas.org/content/early/2013/10/23/1312648110.full.pdf+html

07 Kasım, 2013

531 - Nonseum: Saçmalıklar Müzesi

Perşembe, Kasım 07, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , 1 yorum
BBC'de yayınlanan bir program var: Paul Merton Avrupa'da. Daha önce şurada bir kere daha bahsettiğim bu programda Paul Merton, Avrupa'daki en garip yerleri geziyor, en garip etkinlikleri bize aktarıyor. Merton, İngiltere'nin en başarılı komedyenlerden biri olarak görüldüğünden, programı izlemek oldukça zevkli oluyor. Bugün bahsetmek istediğim ise programdan öğrendiğim Avusturya'da yer alan saçmalıklar müzesi, yani Nonseum.


Viyana'ya bir saatlik mesafede yer alan Hermbaumgarten köyündeki Nonseum, kurucuları tarafından insanları güldürmek için kurulmuş. Kurucuları burayı bir başarısızlık sergisi olarak adlandırıyor, çünkü burada başarılı olamamış veya hiçbir işe yaramayacak nesneler sergileniyor. 2011 yılında 100.000 ziyaretçiye ulaşmış olan müzedeki saçma ürünlere bir göz atalım:
Topuk koruyucu
"Anonim yapıcı"

Şampanya açıldığında mantarının fırlamasını engelleyen zincir





Transparan iskambil kartları

1983'te kurulmuş olan müzeyi gezdikten sonra yerel şarapları tadarak gezinizi bitirebiliyorsunuz.

06 Kasım, 2013

530 - Kurumsal Psikopat: Patronunuz olabilir

Çarşamba, Kasım 06, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , , yorum yok
Araştırmalar, psikopatların temel insani duyguları hissedemediğini, empati ve suçluluk duygusundan yoksun olduklarını gösteriyor. Yalnızca etraflarındaki insanları manipüle etmek istedikleri için duygu ifade ediyorlar. Psikopatların büyük bir kısmı günlük hayatlarında düzenli olarak yalan söylüyorlar. Kurumsal psikopatlar ise "normal" çalışanlar için tehlike arz ediyor, çünkü onlar kurbanlarının zayıf taraflarıyla akıl oyunları oynamayı seviyorlar. 

Psikopatların manipülasyon teknikleri genelde ilk önce bir maske edinmekle başlıyor. Bu maske, onları kişilerle olan ilişkilerinde sevilen bir arkadaş veya partner konumuna getiriyor. Daha sonra da kurbanlarının psikolojik ihtiyaçlarını karşılamaya özen gösteriyorlar. Bu onlar için kolay, çünkü çok kısa bir zaman içinde insanların sevdiklerini, sevmediklerini, ihtiyaçlarını ve zayıf noktalarını çözüyorlar. Onlara değer veriyorlar, onları dinliyorlar; yani mükemmel bir arkadaş veya sevgiliye dönüşüyorlar. Bu noktada ise hedef kişi, çoktan psikopatın kurbanı haline gelmiş oluyor.

Kurumsal psikopatlar ise iş dünyasında kendilerini öncelikle ideal çalışan ve geleceğin lideri olarak gösteriyorlar. Bu özellikle de zor durumda olan ve bir kurtarıcıya ihtiyaç duyan şirketlerde oldukça işe yarayan bir taktik. Peki psikopatlar iş arkadaşlarını ve patronlarını nasıl kandırabiliyor? Öncelikle mülakatlarda gerekli bilgiye ve motivasyona sahip olduklarını gösteriyorlar. Yalan söyleme yetenekleri sayesinde sahte özgeçmişler oluşturabiliyor veya insanları kendileri için referans olmaya ikna edebiliyorlar. 

İşi aldıktan sonra ise övgüye layık davranışlarda bulunuyorlar. Bu durum çoğu zaman "karizma" olarak adlandırılıyor. Karizma ise bildiğimiz gibi liderlik özelliklerinden biri olarak görülüyor. Psikopatın kendine güvenen konuşma tarzı insanlara özgüven gibi görünürken, manipülasyon yeteneği de ikna gücü olarak algılanıyor. Bazen de psikopatların heyecan arayışı içinde olmaları ve dürtüsellikleri, yüksek enerji, birden fazla işi aynı anda yapma becerisi ve coşkuyla karıştırılıyor. 



Şirketin bakış açısına göreyse, psikopatların sorumsuz davranışları, risk alma becerisi ve girişimcilik ile karıştırılabiliyor. Gerçekçi hedefler belirleyememe ve iddialı beyanlarda bulunma ise öngörülü ve stratejik düşünme yeteneği zannedilebiliyor. Son olarak, psikopatların duygulardan yoksun olmaları, onları soğukkanlı ve zor zamanlarda iyi kararlar alabilen insanlar olarak gösteriyor. 

Gördüğünüz gibi günümüzün yüzeysel liderlik tanımlarının ne kadar yanlış olduğunu anlamak çok basit. İşe emek vermek, işi iyi bilmek, zaman planlaması yapabilmek, işi başarıyla paylaştırabilmek gibi daha gerekli niteliklerden ziyade karizmatik ve enerjik olmak, duygusuz bir şekilde işe bağlanmak ve gereksiz riskler alabilmek ön plana çıkıyor. Bu durumda dikkat edin, çünkü patronunuz psikopat olabilir!

Dipnot: Şuradaki ufak psikopatlık testini tamamlayabilirsiniz.

Kaynak:
http://www.fbi.gov/stats-services/publications/law-enforcement-bulletin/november-2012/the-corporate-psychopath
http://www.forbes.com/sites/victorlipman/2013/04/25/the-disturbing-link-between-psychopathy-and-leadership/

04 Kasım, 2013

529 - Türk Üniversite Öğrencilerinin Tecavüze Bakışı

Pazartesi, Kasım 04, 2013 Gönderen Berna Arslan , 2 yorum
2003 yılında yayınlanmış bir çalışma, İstanbul'daki çeşitli üniversitelerden 800 öğrencinin tecavüze bakış açısını incelemiş. Bu çalışmada kullanılan anketler, 1000 öğrenciye gönderilmiş ve 800'ünden cevap gelmiş. 432 kadın ve 368 erkek öğrenciye üç farklı tecavüz senaryosu verilmiş ve bu senaryolara göre bazı sorular sorulmuş: Kurbanın ve saldırganın tecavüzden ne kadar sorumlu oldukları, kurbanın polise haber verip vermemesi gerektiği ve saldırganın ne kadar ceza alması gerektiği gibi.

İlk senaryoda Aslı ve Hakan anlatılıyor. Aslı ve Hakan üniversiteden arkadaşlar, birbirlerini 2 yıldır tanıyorlar ve 6 aydır da çıkıyorlar. Eğlenmek için sık sık sinemaya veya gece barlara gidiyorlar. Bir gün beraber bir bara gitmeye karar veriyorlar. Tüm gece içiyorlar, birbirlerine sarılarak dans ediyorlar ve gece saat 2 gibi bardan ayrılıyorlar. Hakan Aslı'yı kahve içmek için evine davet ediyor. Hakan'ın evinde birbirlerine yakınlaşmaya başlıyorlar. Giysileri üzerlerindeyken bir süre sevişiyorlar. Ama Aslı daha ileriye gitmek istemiyor ve evine gitmek istiyor. Aslı gitmek istemesine rağmen, Hakan bu isteği görmezden geliyor ve zorlayarak ilişkiye giriyor. İkinci senaryoda oldukça kapalı giyinmiş bir kadın süpermarketten alışveriş torbalarıyla eve dönerken bir yabancının tecavüzüne uğruyor. Üçüncü senaryoda ise gece 1'de evine mini etek ve yüksek topuklu botlarla dönen bir kızın yine bir yabancının tecavüzüne uğraması anlatılıyor.

Bu senaryolardan sonra ise katılımcılara sorular soruluyor. Sonuçların nasıl çıkmasını tahmin edersiniz? İlk senaryoda kızın da sorumlu olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yoksa gece 1'de mini etekle eve dönen kız dikkatsiz mi davranmış? Ya da ne olursa olsun tecavüzden sadece saldırgan mı suçlu? Bakalım Türk üniversite öğrencileri ne diyor?


Çalışmaya katılan erkekler, ilk senaryoda (yani buluşma sonrası tecavüzde) saldırganı çalışmaya katılan kadınlara nazaran daha az suçlu görüyorlar ve kadının polise bildirmesi gerektiğine de daha az inanıyorlar. Tüm senaryolarda çalışmaya katılan kadınlar, erkeklere göre saldırganın daha sert biçimde cezalandırılması gerektiğini düşünüyorlar. Genelde bakıldığında hem kadınlar hem de erkekler en yüksek cezayı ikinci senaryodaki saldırgana uygun görürken, bunu üçüncü ve birinci senaryolar takip ediyor. 

Bu çalışma, toplumun diğer kesimleriyle de tekrarlansa ve politik görüş, dini inanç gibi veriler toplansa oldukça ilginç bir tablo çıkarabilir bize sanırım. Siz neler düşünüyorsunuz?

Resim kaynak:
http://2.bp.blogspot.com/-iM5QotNpO7E/UV6x4wC6zVI/AAAAAAAAlSU/DaH4R484okY/s1600/male_vs_female.jpg

27 Ekim, 2013

528 - Kullanmadığınız eşyaları ihtiyacı olana verin: Freecycle Ağı

İşinize yaramayan eşyalarla ne yapacağınızı bilmiyorsanız, çöpe de atmak istemiyorsanız, ihtiyacı olan birini bulmanın kolay yolu Freecycle Ağı'nı kullanmaktan geçiyor. Freecycle Ağı'ndaki üyeler, ihtiyaç duymadıkları eşyaları diğer üyelere haber veriyorlar, böylece ihtiyacı olan üyeler bu eşyaları ücretsiz bir şekilde ediniyorlar. 


Organizasyonun kurucusu Deron Beal, 2003 yılında 30-40 arkadaşına ve Arizona'daki bazı kar gütmeyen organizasyonlara e-posta göndererek Freecycle Ağı'nın kuruluşunu haber veriyor. O günden beri de Freecycle fikri 85 ülkeye yayılıyor.

İstanbul'da Freecycle Ağı şu anda Facebook'ta bir sayfaya sahip. Bu sayfadan talep veya tekliflerinizi iletebiliyorsunuz.

24 Ekim, 2013

Nostalji: Number One Tv Milenyum Top 100

Perşembe, Ekim 24, 2013 Gönderen Berna Arslan 1 yorum
2000 yılına girerken bir milenyum çılgınlığı sarmıştı tüm basını hatırlarsınız. Geride bırakacağımız milenyumun en önemli olaylarının, kişilerinin, filmlerinin listeleri yapılıyordu. Number One Tv de milenyumun en iyi 100 şarkısı diye bir liste oluşturacağını açıklamış ve izleyicilerinden şarkı seçimlerini göndermelerini istemişti. Bu liste, yılbaşı gecesi yayınlanacak ve saat tam 12'de de birinci şarkı çalınacaktı.



Müzik sever biri olarak ben de bu listeye girmesi gerektiğini düşündüğüm birkaç şarkının ismini göndermiştim, şimdi hangileri olduğunu hatırlamasam da. Yılbaşı gecesi ise çok heyecanlı bir şekilde salondan devamlı içerideki odaya giderek hangi şarkının çıktığını ve listedeki geri sayımı takip ediyordum.

Birinci şarkıya geldiğimdeyse hiç beğenmemiştim, bu ne biçim şarkıydı, melodisi bile pek güzel değildi. Daha sonra öğrenecektim ki bu şarkının aslında sözleri önemliydi, John Lennon'dan Imagine'di.


Belki aranızda bu listeyi hatırlayıp nostalji yaşayanlar vardır diye paylaşıyorum, burada görebilirsiniz. Ayrıca ekşi sözlükte de resim halinde tüm listeyi buldum, ona da buradan ulaşabilirsiniz.

23 Ekim, 2013

527 - Bebeklere Mozart Dinletmek: Gerçekten İşe Yarıyor mu?

Çarşamba, Ekim 23, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , 3 yorum
Bir dönem bebeklere ilk aylarında, Mozart başta olmak üzere klasik müzik dinletilmesi öneriliyordu hatırlarsınız. Bu tavsiyeye uyan ebeveynler de bazen hamilelik döneminde, bazen ise bebek uyurken geceleri odasında klasik müzik açıyor. Müzik dinlemeyi seven biri olarak bebekleri klasik müzikle uyutmanın küçük bir işkence metodu olduğunu düşünsem de, asıl olarak araştırma sonuçlarına bakalım: Mozart gerçekten de bebekleri daha akıllı yapıyor mu? 

Cevabı aslında içten içe biliyorsunuz: Hayır! 



Mozart etkisinin ilk ortaya çıkışı 1993'e dayanıyor. California Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, bir grup öğrenciye bir teste girmeden önce Mozart dinletiyorlar ve bu öğrencilerin testten önce Mozart dinlememiş öğrencilere göre daha başarılı olduğunu görüyorlar. Bu etki oldukça kısa süreli, sadece 15 dakika devam ediyor. 

Klasik müzik dinletilen bebeklerin daha akıllı olacağı efsanesi de bu araştırmaya dayanıyor. Bir sene ABD'de Georgia valisi, hastaneden çıkan her bebeğe bir klasik müzik cd'si verilmesi gerektiğini savunuyor. Böylece akım yavaş yavaş ABD'de yayılıyor. 

1993'teki araştırmayı yürütenlerin kendisi de klasik müzik dinlemenin bebekleri daha akıllı yapmayacağını söylüyor. Sadece uzamsal-zamansal işlemlerle uğraşırken kısa süreli bir fayda sağlayacağını iddia ediyorlar. 

22 Ekim, 2013

526 - Beslenme ve Kanser İlişkisi Hakkında Yeni Çalışmalar

Salı, Ekim 22, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Çağın korkulan hastalığı kanser ile beslenmenin ilişkisi uzun yıllardır araştırılan ve üzerinde durulan bir konu. Bugün gazete okurken çok ilginç bir videoya rastladım ve burada da bahsetmek istedim. TED'te (ted.com) yayınlanan bir sunumda (2010'da yayınlanmış) konuşmacı doktor, insanların kanseri beslenme şekilleriyle aç bırakabileceğini söylüyor. Türkçe altyazılı olarak bu adresten izleyebilirsiniz.


Fikir özetle şöyle: İnsan vücudunun büyük bir kısmı damarlardan oluşuyor. Anjiyogenez adı verilen süreç, yeni damarların oluşması anlamına geliyor. Örneğin, vücudumuzda yaralar iyileşirken anjiyogenez süreci işliyor. Ancak, bazı durumlarda bu sürecin işlemesi hastalıklarla bağlantılı da olabiliyor. Örneğin kanserde aşırı anjiyogenez görülüyor. Kanser tedavisine yeni bir bakış açısı da buradan kaynaklanıyor: Tümör hücrelerinin çevresindeki anjiyogenez engellenirse kanser tedavi edilir mi?

Videodaki doktor, yaptıkları araştırmalarda bu amaçla üretilmiş ilaçların kanser hastalarının yüzde 60'ında işe yaradığını söylüyor. Diğer hayvanlardan da örnekler veriyor ve ilaçların köpek, at ve yunuslarda da işe yaradığını gösteriyor. İlaçların yalnızca yüzde 60'lık bir kesimde işe yaramasını ise beslenmeye bağlıyor. Bazı besinlerin anjiyogenezi yavaşlattığını ve bu yüzden de beslenme alışkanlıklarımıza eklenmesi gerektiğinden bahsediyor. Bu besinler şöyle:


sarmısak
domates
zeytinyağı
maydanoz
bitter çikolata
lahana
portakal
elma
ananas
vişne
limon
greyfurt
ahududu
böğürtlen
çilek
kırmızı üzüm
kırmızı şarap
muskat
enginar
balkabağı
ton balığı
üzüm çekirdeği yağı
soya fasülyesi

Elbette bunların da sağlıklı yetişmişini, organiğini arayıp bulmak gerekiyor.

Her kanserin küçük ve zararsız bir tümör ile başladığını ama daha sonra çevresinden beslenerek zararlı bir duruma geldiğini belirten doktor, kanserin zararlı hale gelmeden doğru beslenmeyle önlenebileceğini savunuyor.

Resim kaynak:
http://im.rediff.com/getahead/2008/dec/11sli1.jpg

11 Ekim, 2013

525 - Süt Endüstrisinin Acımasızlığı: Süt İçmek İstediğinize Emin misiniz?

"İnekler yavrularına yettiğinden fazla süt verebildikleri için insanlar bu fazla sütü tüketir." Bunu bir yerde duymuş ve gerçek olarak bellemiştim. Belki siz de böyle biliyorsunuzdur. Peki bu gerçek mi? Maalesef hayır. Gerçekler şu sözü doğrular nitelikte: "Sosis fabrikasını gezseniz, bir daha sosis yemezsiniz".

İnekler de insanlar gibi yavruları için süt üretirler. Ancak süt çiftliklerinde doğan yavrular henüz sadece 1 günlükken annelerinden ayrılırlar. Yavru inekler bir yaşını doldurduktan sonra yapay olarak döllenirler. Doğum yaptıktan sonraki 10 ay boyunca süt verirler. Ve daha sonra yapay olarak yeniden döllenirler. Yani insanların süt içebilmesi için inekler hayatlarını ya hamile ya da süt verir halde geçirirler.

İnekler doğal yaşamlarında 20 sene kadar yaşarlar ve sekiz-dokuz sene boyunca süt verebilirler. Ancak çiftliklerdeki kötü şartlar ve stres yüzünden hastalıklar ve üreme bozuklukları ortaya çıkar. Bu yüzden de çiftliklerde geçirdikleri 4-5 senelik hayatlarından sonra kesilmek üzere gönderilirler.

Normalde inekler yavrularına yetecek kadar süt verirler. Ancak hormonlar, antibiyotikler ve genetik müdahaleler sonucunda normalde vermeleri gereken miktardan çok daha fazla süt verirler. Normal yiyecekleri olan ot yeterince süt vermelerini sağlamadığından, onlara yüksek proteinli yiyecekler verilir. Bunların içinde ölü tavuklar, domuzlar ve diğer hayvanlar vardır.

İneklerin dişi yavruları süt endüstrisinin kurbanları haline gelirken, erkek yavruları da genelde çok küçükken annelerinden alınır ve dana eti olarak satılmak üzere kötü koşullarda yetiştirilirler. Küçücük yerlerde tutulurlar, bazen kendi etraflarında bile dönecek alanları yoktur. Özel bir beslenme şekliyle günde bir kilo almaları sağlanır. Düşük demir içeren besinlerle beslenirler ve anemi olurlar. Bunun sebebi ise etlerinin açık renk olmasının istenmesidir. Bu yavrular, ishal ve zatürreye sıkça yakalanır ve annelerinden uzak stresli ve mutsuz bir hayat geçirirler. 

İnsanlar (ve insanlar tarafından beslenen evcil hayvanlar) dışında hiçbir hayvan bebeklik dönemi hariç süt içmez ve hiçbir hayvan başka bir hayvanın sütünü içmez. Süt çiftliklerinin durumunu öğrenmeden önce sıkça düşündüğüm bir soruydu bu: İnsanlar neden başka bir hayvanın sütünü içer? Neden başka bir hayvanın sütü bize faydalı olsun ki?

Süt denince protein kaynağı, kemik erimesi düşmanı, d vitamini kaynağı gibi tanımlar aklınıza geliyordur. Birazdan bunlardan bahsedeceğim.

Öcenlikle, inek sütü, özellikle bebek ve çocuklarda laktoz intoleransı adı verilen gaz, mide krampı, kusma, kaşıntı ve astım gibi belirtilere yol açabilen bir duruma neden olabilir. Uzakdoğulu-Amerikalıların yüzde 75'inin, Yerli- ve Afrikalı-Amerikalıların ise yaklaşık yüzde 90'unun laktoz intoleransı gösterdiğini söylüyor veriler. İngiltere'de yapılmış bir çalışma ise düzensiz kalp atışı, astım, baş ağrısı, yorgunluk ve sindirim bozukluklarının beslenme alışkanlığından inek sütü çıkarıldığında düzeldiğini gösteriyor. 

Hayvansal protein ve yağ ile kolon ve meme kanseri arasında yüksek bir ilişki bulunduğu da gözden kaçmamalı. (http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC2008837/). 

Sütün, kemik erimesini durdurduğu veya yavaşlattığı görüşüne tam karşıt olan bulgular da mevcut. 34-59 yaşları arasındaki 77.000 kadınla yapılmış bir çalışma, günde iki veya daha fazla bardak süt tüketen kadınların, diğer kadınlara göre kalça ve kol kırıklarına daha yatkın olduğunu bulmuş.

Protein ihtiyacına gelirsek... İnsanlar protein ihtiyaçlarını hububat, ceviz, fasülye, sebze ve baklagillerden karşılayabilir. Mercimek, ıspanak, fasülye, bezelye, brokoli, susam, ayçekirdeği iyi protein kaynaklarıdır. 

Aşağıdaki videolardan süt endüstrisinin çirkin yüzünü görebilirsiniz. Şimdi kendinize tekrar sorun, süt içmek için bu kadar acı vermeye hakkınız var mı?






Kaynak:
http://www.peta.org/issues/animals-used-for-food/cows-milk-a-cruel-and-unhealthy-product.aspx

10 Ekim, 2013

524 - Antik Çağ Uzaylıları

Perşembe, Ekim 10, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , , , yorum yok
Uzaylıların eski zamanlarda dünyayı ziyaret ettiğine ve bu temasın insan kültürleri ve teknolojilerinin gelişiminde önemli rol oynadığına inananlar var. Antik çağ uzaylılarına inanan bu kimseler, dinlerin doğuşunu da insanların uzaylılar ile temasına bağlıyor. Uzaylıların oldukça gelişmiş teknolojisiyle karşılaşan ilkel insanların onları ilahi varlıklar olarak kabul ettiğini düşünüyorlar.

Antik çağ uzaylılarına inananlar, insanların uzaylılar tarafından yaratıldığını veya insanların uzaylıların soyundan geldiğini düşünüyor. Fikirlerini desteklemek için antik toplumlarda ortaya çıkan bazı nesne veya yapıları öne sürüyorlar. Örneğin, Mısır'daki piramitler gibi yapıların uzaylılar tarafından yapıldığına inanıyorlar. Aşağıda da bu nesnelerin birkaç örneğini bulabilirsiniz. 
Quimbaya kültürüne ait obje.
Uzaylılar ile temasa inananlar tarafından uçağı temsil ettiği düşünülüyor.
M.S. 400-650 arası yapıldığı düşünülen Nazca çizgileri.
Nazca çizgilerinin tepeden bakmaya elveren bir teknoloji olmadıkça yapılamayacağı söyleniyor.
Ancak zaman içinde bu nesnelerin bazılarının aslında insan ürünü değil doğal olduğu veya yanlış tarihlendiği ortaya çıkmış. Çok ilginç bir şekilde Piri Reis'in haritası da bu nesneler arasında sayılıyor. Bu ünlü haritayı başka bir yazıda değinmek üzere kenara alıyorum.

Tom Cruise ile adının anılmasına aşina olduğumuz Scientology tarikatı da uzaylılar ile temasın gerçekleşmiş olduğunu inanıyor. Antik çağ uzaylıları fikrinin savunucuları, Hinduizmde de uzaylıların izine rastlıyor. Hinduizme göre tanrıların uçan arabalarla seyahat ettiği inanışı, uzaylıların varlığına delalet olarak gösteriliyor. 

Tekvin'i (book of genesis) de uzaylı teorisine göre yorumlayanlar var. En uç noktası da Marc Dem'den geliyor: Dem, İncil'deki Tanrı'nın bir uzaylı olduğuna ve insanlığın başka bir gezegende başladığına inanıyor. Diğer yorumculara göre ise melekler aslında uzaylı: Kendilerine gözcü ismi verilmesi de insanlığı gözlemekle yükümlü olduklarından kaynaklanıyor.

09 Ekim, 2013

523 - Duvar Kağıdına Alternatif: Desenli Boya Ruloları

Çarşamba, Ekim 09, 2013 Gönderen Berna Arslan , , 2 yorum

08 Ekim, 2013

522 - İp Sanatı / String Art

Salı, Ekim 08, 2013 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok
Etamin işleyip online dükkanıma eklediğimden Emeksensin ve Etsy'de gezinirken birçok değişik el emeği ürüne rastlama fırsatı buluyorum. Son keşfettiğim şey ise string art, yani ip sanatı. İp sanatının örneklerini aşağıda görebilirsiniz. Önce çiviler arka zemine çakılıyor ve bu çiviler arasından çeşitli renklerde ipler geçiriliyor. Bu sayede çeşitli desenler ve yazılar ortaya çıkarılabiliyor.






İlginç olan ise ip sanatının aslında dekoratif amaçlı ortaya çıkmamış olması. İp ve çiviler sayesinde bazı matematiksel kavramların daha iyi anlatıldığını farkeden Mary Everest Boole,  ip sanatını çocuklara matematik anlatmak amacıyla keşfetmiş. İp sanatının dekoratifleşmesi ise 1960'larda gerçekleşmiş.


Resim kaynakları:
http://www.etsy.com/listing/159801966/handmade-family-string-art-72cm-x-25cm?ref=sr_gallery_38&ga_search_query=string+art&ga_order=most_relevant&ga_view_type=gallery&ga_ship_to=ZZ&ga_page=2&ga_search_type=all
www.etsy.com/listing/161735103/blue-bird-silhouette-modern-string-art?ref=sr_gallery_8&ga_search_query=string+art&ga_order=most_relevant&ga_view_type=gallery&ga_ship_to=ZZ&ga_page=2&ga_search_type=all
http://www.etsy.com/listing/162555181/green-ombre-chevron-string-art?ref=sr_gallery_9&ga_search_query=string+art&ga_order=most_relevant&ga_view_type=gallery&ga_ship_to=ZZ&ga_page=5&ga_search_type=all
http://blogtownmom.com/wp-content/uploads/2012/02/headline.jpg

30 Eylül, 2013

521 - Neden Vintage?

Pazartesi, Eylül 30, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , 1 yorum

Son yıllarda vintage trendini birçok alanda görebiliyoruz; kıyafetler, takılar, kumaşlar, desenler, renkler... Peki neden retro ve vintage ürünler bu kadar ilgi çekiyor? Psikoloji dünyası bu işe ne diyor? Bu cevabı vermeden önce kişisel görüşüm vintage sevgisinin teknolojiden uzak ve insan ilişkilerinin daha sıcak olduğunu düşündüğümüz hayata özlem duygusundan kaynaklandığı yönünde...


Psychology Today ise vintage sevgisinin arkasında birden fazla nedenin yattığını söylüyor. En önemlilerinden biri ise "hazine arama" heyecanı. Vintage ürünler için normal ürünlere göre daha fazla araştırma yapmanız ve gönlünüze göre olan ürünü bulmak için daha çok çaba sarfetmeniz gerekiyor. 






Bir başka neden ise aldığımız vintage ürünün bir geçmişinin ve hikayesinin olması. Çağın ve geçen zamanın etki ettiği bu ürünlere biraz bizden de bir şeylerin geçecek olması hissi hoşumuza gidiyor. 







Önemli nedenlerden biri ise elbette kalitenin yüksekliği. Eski ürünlerin çoğunda hem kullanılan malzemeler, hem de o ürünlerin ortaya çıkmasını sağlayan ustalık göze çarpıyor. 

Günümüzde aşırı üretimin ve küreselleşmenin etkisinde kendimize tutunacak bir dal olarak görüyoruz belki de farklı ve eşsiz vintage parçaları. 


Kaynak:

www.psychologytoday.com/blog/the-psychology-dress/201203/the-psychology-vintage

27 Eylül, 2013

520 - Masumiyet Projesi

Cuma, Eylül 27, 2013 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok
Haksız yere hüküm giymiş mahkumları DNA testi yöntemiyle kurtarmayı hedefleyen, kar amacı gütmeyen bir organizasyon "masumiyet projesi". 1992 yılında hayata geçen proje, bugüne dek 311 kişiyi yanlış yere suçlanmaktan kurtardı. Bu kişilerden 18'i idam cezasını bekliyordu. 



Masumiyet projesini başlatan gözlem, hatalı hükümlerin yüzde 70'nin kaynağında görgü tanıklarının hatalı ifadelerinin yer almasıydı. 2003'te kar gütmeyen bir organizasyona dönüşen Masumiyet Projesi'nin ana hedefi, DNA testi yapılabilecek veya tekrarlanabilecek vakalarda bu testin yapılmasını sağlayıp masumları kurtarmak. Masumiyet Ağı'nın başka üyeleri DNA testinin mümkün olmadığı vakalarda da çalışıyor. DNA testi yalnızca vakaların yüzde 5'i ila 10'u arasında mümkün oluyor.

Bu organizasyonun yardımıyla haksız yere idam cezası verilenlerin ortaya çıkması da elbette idam cezasını tekrar tartışmaya açmış durumda. Organizasyonun başardıkları ile ilgili bazı bilgiler ise şöyle:

Beraat edenlerin yüzde 70'i azınlık gruplarına ait.
Ortalama çekilmiş hapis cezası 13 sene.
DNA davalarının yüzde 40'ında gerçek suçlu bulunmuş.
DNA davalarının sonucunda beraat edenlerin yaklaşık yüzde 50'sine hapiste geçirdikleri zamana karşılık maddi tazminat verilmiş. 
Davaların yüzde 22'sini DNA bilgisi olmadığı veya yok edildiği için organizasyon takip edememiş.

Masumiyet Projesi'nin maddi kaynaklarının yüzde 45'i bireysel katılımlardan, 30'u kuruluşlardan, 15'i senelik yardım yemeğinden geliyor. Sitesinden bağışta bulunmak da mümkün.

25 Eylül, 2013

519 - İyi Üniversitelerden Online Dersler

Çarşamba, Eylül 25, 2013 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok
Daha önce önde gelen üniversitelerin derslerine erişebileceğiniz bir sistemden bahsetmiştim. Yine buna benzer, ama belki de daha ilgi çekici şekilde organize edilmiş bir web sitesinden bahsedeceğim: Coursera.


Coursera'da birçok alandan (mühendislik, sosyal bilimler, temel bilimler gibi) dersler bulmak mümkün. Sistemde yer alan üniversiteler ise Avrupa ve ABD'nin önde gelen üniversiteleri. Dersler için çoğu zaman İngilizce altyazı bulunuyor. Diğer dillerde de destek yakın zamanda eklenecek gibi görünüyor.

Derslere katılım ücretsiz; bazı dersler 4 hafta kadar sürerken, bazıları 8 hafta sürebiliyor. Sertifika veren ücretli dersler de mevcut. 

01 Eylül, 2013

518 - CSI etkisi

Pazar, Eylül 01, 2013 Gönderen Berna Arslan , yorum yok
Televizyonda izlediklerimizin hayatımız üzerinde büyük bir etkisi olabilmesi çok ilginç. CSI etkisi de, kriminal dizilerde gösterilen adli tıp sahnelerinin toplumu nasıl etkilediğini tanımlıyor. Örnek vermek gerekirse, son yıllarda ABD'deki mahkemelerde jüri üyeleri suç davalarında daha fazla adli kanıt görmeyi talep ediyor. CSI dizilerinin sıkı takipçileri ise ikinci derece kanıtlara -parmak izi gibi- kesin delillere göre daha az değer veriyor.

CSI dizileri birçok yönden eleştiriliyor. Bu tip dizilerde genelde laboratuvarda çalışan kişiler aynı zamanda şüphelilerle görüşüyor, olay mahaline gidiyor ve suç olaylarını çözmeye çalışıyorlar. Oysa gerçek hayatta bu tip görevleri polis ve dedektifler yerine getiriyor. Diziler ve gerçek hayat arasındaki farklardan biri de DNA ve parmak izinin gerçek hayatta pek de sık ele geçirilemiyor oluşu. Ele geçirilse bile bu verilerin işlenmesi haftaları veya ayları bulabiliyor. Dizilerde ise genelde saatler içinde sonuçlar alınıyor. Benzer şekilde, dizilerde uygulanan bazı teknolojiler gerçek hayatta henüz uygulanmıyor. Örneğin, dizide alçı kalıp yardımıyla bir yaranın şekli belirlenerek, bu yaraya hangi tip bıçağın neden olduğu belirleniyor. Ancak gerçekte henüz böyle bir teknoloji mümkün görünmüyor. 

 
Adli bilimci Thomas Mauriello, CSI dizilerinde kullanılan teknolojinin yaklaşık yüzde 40'ının gerçek olmadığını söylüyor. Bunun yanında, gerçek hayattakinin aksine dizilerdeki araştırma ekipleri buldukları deneysel sonuçların kesinliğine yüzde yüz inanıyorlar ve kuşkuya yer bırakmıyorlar. 

Son olarak, CSI dizilerinin yaratıcısı Anthony Zuiker, CSI etkisinin bu seriden çıkan en harika şey olduğunu söylemiş. 

 

30 Ağustos, 2013

517 - İskelete Yüz Kazandırmak: Yeniden Yüzlendirme

Cuma, Ağustos 30, 2013 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Şu sıralar arka arkaya dizi izleme moduna geri döndüm ve her gün birkaç bölüm Bones izlerken bir yandan da işlemelerimi yapıyorum. Bones, oldukça sürükleyici bir kriminal dizi. Dizi, ana olarak adli antropolog Temperance Brennan (Emily Deschanel) ve FBI ajanı Seeley Booth (David Boreanaz) etrafında dönüyor. Neredeyse her bölümde bir cinayet, kemiklerde bulunan bilgilere dayanarak çözülüyor. Çoğu zaman da bulunan kafatasına dayanarak yeniden yüzlendirme (facial reconstruction) yapılıyor, yani ölmüş kişinin nasıl bir yüze sahip olduğu bilgisayar programları ile tahmin ediliyor.




Bu oldukça ilginç bir konu elbette! Örneğin, yeniden yüzlendirme ile mumyalanmış Eski Mısır kral ve kraliçelerinin nasıl görünmüş olabileceklerini öğrenebiliyoruz. Ya da adli vaka çözümlerinde ölmüş kişinin yüzü ile birlikte kimliği saptanabiliyor.



Yeniden yüzlendirme birçok alandan faydalanıyor, bunlar arasında sanat, adli tıp, antropoloji, anatomi ve kemikbilim sayılabilir. Ancak yeniden yüzlendirme tartışılan bir yöntem, çünkü sübjektif bir bakış açısı içeriyor. Şu anda bu yöntem kimlik belirlemede kesin bir yöntem olarak kabul edilmiyor, çünkü yeterli güvenlik standardını tutturamıyor. Bunun sebebi de birden fazla kişi aynı iskelet üzerinde yeniden yüzlendirme işlemi uyguladığında, oluşan yüzlerin birbiriyle tam olarak örtüşmemesi.

Yeniden yüzlendirme, iki veya üç boyutlu olarak yapılabiliyor. Genelde bir sanatçı ve adli antropologun ortak çalışması gerekiyor. Bilgisayar programlarından sıkça faydalanılıyor. 

Yeniden yüzlendirme, ilk olarak 1800'lerin sonlarında denenmiş. His isimli biliminsanı tarafından hesaplanan yüz dokularının ortalama kalınlıkları bugün hala laboratuvarlarda referans alınıyormuş. Yeniden yüzlendirmenin adli vakalarda kullanımı ise 1960'larda gerçekleşmiş. Bilgisayarlı ve lazerli taramalar sonucunda oluşan görüntülerden Mısır mumyaların yüzlerinin oluşturulması ise 2004'te yapılmış.
 
Tutankamon'un yüzünün üç farklı grup tarafından oluşturulması

Yeniden yüzlendirme yapılırken ilk başta adli antropolog cinsiyet, yaş ve ırkı belirliyor. Doku kalınlığını saptamak ise bu süreçteki en zorlu aşamalardan biri. Bu kısımda sadece kafatası değil, diğer kalıntılardan gelecek bilgiler de yardımcı olabiliyor. Saç, takı ve gözlük gibi diğer bulgular ise son aşamada yardımcı oluyor. Burnun oluşturulması oldukça zor çünkü altta yatan kemik yapısı sınırlı bilgi veriyor ve birçok farklı biçim mümkün. 

 
Mozart
Kopernik
Aziz Nikolaus, yani Noel Baba. 1087'ye kadar Türkiye'de bulunan kalıntıları İtalya'ya kaçırılmış.
Yeniden yüzlendirme yapılırken karşılaşılan en önemli zorluklardan biri doku kalınlığını belirlemek. Halen çeşitli yaş ve ırk grupları için ve cinsiyete bağlı olarak sahip olunan doku kalınlıkları bilgisi sınırlı. Yöntemsel bir standardizasyon olmaması da sorunlardan biri sayılıyor. 

Kriminal dizilerde genelde iskelet bulunur bulunmaz kimlik belirleme amaçlı yeniden yüzlendirme yapılsa da, gerçek hayatta bu yöntem ilk değil son başvurulanlardan biri oluyor.