31 Aralık, 2009

90 - Neden Uyuruz?

Perşembe, Aralık 31, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , 1 yorum
Bu soruya hepimizin vereceği birkaç cevap vardır: Dinlenmek için, çocukların büyümesi için gibi. Ancak biliminsanları bu soruya henüz bir cevap bulamadı. Ömrümüzün üçte birini uyuyarak geçirmemize rağmen neden bunu yaptığımızı tam olarak bilmememiz oldukça ilginç.

Tarih boyunca uyumamanın etkilerini gözlemlemek ve belki de uykusuz kalma süresinin rekorunu kırmak için uzun süre uyumamayı deneyen kişiler olmuş. Düzenli olarak sağlık kontrolleri yapılan bu kişilerde bir gerileme görülmemiş. Buradan çıkarılan sonuç da, uykunun yemek-içmekten farklı olduğu. Çünkü uzun süre yiyecek veya içecek bir şey bulamayan insanın sağlığı ciddi bir şekilde geriler, hatta yaşamını kaybedebilirken, aynı durum uyku için geçerli değil.



Ancak uykusuz kaldığınız gecelerde farketmişsinizdir, bir süre sonra anlama kapasitesi düşer, kafanızda bir yorgunluk hissedersiniz. Bu konuda yapılan araştırmalar gösteriyor ki; hafıza, mantıklı karar verme, planlama, zaman hissi gibi yeteneklerde bir azalma meydana geliyor.

Bunun dışında 17 saat uyanık kalan kişilerin performanslarının, iki kadeh şarap içmiş kişilerinkine benzer olduğu gözlenmiş (0.05% alkol oranı). Bu da ABD'de yasal araba kullanma sınırıymış (herhalde Türkiye'de de böyledir).

Uykunun amaçlarından birinin
öğrenmek olduğu tartışılmış. İlkokuldan hatırlarsınız, şiir ezberlettirilen zamanlarda bir türlü ezberlenemeyen şiirler, sabah kalkınca insanın aklında olurdu. Bu alanda birçok çalışma yapılmış ve uykunun en azından bir kısmının öğrenme ve hafızayla alakalı olduğu görülmüş.

Tarihte ilginç örnekler de biliminsanlarının karşısına çıkmış tabii. Örneğin, yanılmıyorsam İngiltere'de, bir kadın
günde bir saat uyuyormuş. Bu kişiyi incelemek istemişler ve uyku laboratuvarına götürmüşler. Ancak uyuması için ikna etmek oldukça zor olmuş, ilk birkaç gece tüm araştırmacılarla muhabbet ederek onları ayakta tutmuş.

Biraz da ünlülerden bahsetmek gerekirse,
Thomas Edison uykunun zaman kaybı olduğunu düşünüyormuş. Napoleon, Florence Nightingale ve Margaret Thatcher da günde 4 saat uyuyorlarmış.

23 Aralık, 2009

89 - Yüzün Hangi Kısmı Duyguları Daha İyi İfade Eder?

İlginç bir bilgi edindim: Duygularla ilgili işlevlerin beyin yarımküreleri arasındaki asimetrik dağılımı nedeniyle, yüzümüzdeki duyguların ifadesi yüzün sol ve sağ kısmında değişiyor. Sağ yarımküre, vücudun sol tarafındaki kasları kontrol ettiğinden, duygular yüzün sol tarafında daha iyi ifade ediliyor.

Bunu ispat etmek oldukça kolay ve sizin de elinizde.
Vesikalık bir fotoğrafınızı dijital ortama aktarın veya zaten hazırsa, şu adımları izleyin:


1.
Fotoğrafı ortadan ikiye yüzün sağ ve sol kısmını içerecek şekilde ayırın.

2. Şimdi her yarıyı kendi yansımasıyla birleştirerek iki fotoğraf oluşturacağız. Sol fotoğrafı Picreflect sitesine yükleyin, ayarlanması gerekliyse açısını seçin (90 veya -90) ve Generate butonuna basarak, sol tarafın yansımasıyla birlikte fotoğrafını oluşturun.
3. Aynı işlemi sağ yarı için tekrarlayın.
(En sonda fotoğrafları dik görebilmek için rotate/döndürme işlemi gerekebilir.)

Tabii ki bunu önce kendi vesikalık fotoğrafım üzerinde denedim. Ortaya çıkan iki fotoğrafı da kendime hiç benzetemedim! Sağ taraftan oluşturduğum fotoğraf bir robot gibi bakarken, gerçekten de sol tarafta duyguları farketmek çok kolaydı. Vesikalık harici bir fotoğrafta bu kadar gözle görülür olur muydu bu fark bilemiyorum, ama denemenizi tavsiye ederim.


Buna Mona Lisa etkisi demeyi istiyorum şimdilik. Sırayla yüzünün her bir yarısını kapayıp bakınca bu esrarlı tabloda da bu fenomeni farkedebilirsiniz.

20 Aralık, 2009

Film: Büyük Umutlar

Pazar, Aralık 20, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Büyük Umutlar filmini sinemada izleyeli 11 seneden fazla oldu. Filmi çok net hatırlayamıyordum, bazı sahneler daha canlı olarak hafızamda kalmıştı. Ancak Titanic'ten kısa bir süre sonra gittiğimi hatırlıyordum, imdb'den öğrendiğime göre Titanic ile Büyük Umutlar'ın vizyona girme tarihleri arasında iki ay varmış Türkiye'de. O zaman izlediğimde çok da beğenmemiştim filmi, ancak bayağı ilgimi çeken bir şarkısı vardı: Life in Mono. Geçenlerde bu şarkı aklıma geldiğinde, bari filmi de tekrar izleyeyim dedim.


Tekrar izleyince beğendiğim bir film oldu. Öncelikle yaratılan atmosfer ve mekanlar çok başarılı bence. Oyuncular da aynı derecede iyi. Başrollerde Gwyneth Paltrow, Ethan Hawke, Anne Bancroft ve Robert de Niro var. Yeşil tonlarının mekanlara ve kostümlere hakim olduğu bu film, daha önce birçok kez sinemaya uyarlanmış
Charles Dickens'ın aynı adlı romanından. Orjinal ismi Great Expectations olan romanı yıllar önce bir gazete vermişti, ben de filmden sonra okumaya heveslenmiş, ancak romanla film arasında pek bir ilişki görememiştim. Wikipedia'dan romanın konusunu araştırdım ve hikayenin 1812 yılında başladığını öğrendim. Filmdeki hikaye ise günümüze uyarlanmış, 70'lerde başlıyor. Romanın ana hatlarına sadık kalmış denilebilir film için, ancak birçok değişiklik söz konusu.

En başta bahsettiğim şarkıyı
buradan dinleyebilirsiniz, bunun dışında filmin müziklerini bayağı beğendim. Genelde Shakespeare uyarlamalarıyla ünlü İngiliz sanatçı Kenneth Branagh ile birlikte çalışan Patrick Doyle filmin müzikleriyle ilgilenen kişi. Filmin fragmanına ise bu adresten ulaşabilirsiniz.

18 Aralık, 2009

87 - Google Özel Gün Logoları

Cuma, Aralık 18, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , yorum yok
Google'ın ana sayfasına bazı tatiller ve özel günlerde logosunun değiştirilmiş ve o güne özel hale getirilmiş bir versiyonunu koyduğunu biliyoruz.

Çoğu zaman yaratıcı ve eğlenceli olan bu logoları bu adreste bulabileceğimizi öğrendim. Arşiv, 1998 yılından başlıyor ve Google'ın da logosu açısından yol katettiğini gösteriyor aslında. Şimdiki harfler daha ince ve renk tonları biraz daha az canlı.


Örneğin yukarıdaki logo, 1998'in Şükran Günü'ne ait.

Yukarıdaki logo da 2009'da 23 Nisan kutlaması için tasarlanmış.

15 Aralık, 2009

85 - Kör Nokta

Salı, Aralık 15, 2009 Gönderen Berna Arslan , , yorum yok
Gözümüzde kör nokta denilen bir yerin olduğunu ve bunun görmemiz üzerinde bir etki oluşturmadığını biliyoruz. Kör nokta, optik sinirlerin gözden ayrılıp beyne doğru yol almaya başladığı yerde, retinanın çıkışında bulunuyor. Burada ışığa duyarlı fotoreseptör hücreleri bulunmuyor.

Kör noktanızı aşağıdaki resimde keşfedebilirsiniz. Ekrana yakınlaşın. Sol gözünüzü kapayın ve sağ gözünüzle soldaki mor noktaya düz bir şekilde bakın. Geriye doğru yavaşça hareket etmeye başlayın,
bunu yaparken sağ gözünüz sadece sol noktaya bakmalı; bir yerde, sağdaki mor noktayı göremediğinizi farkedeceksiniz. İşte sağdaki noktayı göremediğiniz yer kör noktanız.


(Tarayıcı ve ekran boyutu keşfetme mesafenizi etkileyebilir.)


Peki bu resmin yardımıyla kör noktamızı keşfedebiliyorsak, nasıl oluyor da bu görmemize yansımıyor? Cevap ise beyinde yatıyor. Beyin, görüntünün o parçasını kendisi tamamlayarak -komşu bölgelere ve diğer gözden alınan bilgiye dayanarak- görmemizde bir eksiklik olmasını engelliyor. Bu resimde de bunu farkedebilirsiniz, mor noktayı göremeseniz bile etrafı hala siyah.

12 Aralık, 2009

84 - Bu Resimde Ne Görüyorsun?

Cumartesi, Aralık 12, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Kişilere çeşitli resimlerin gösterilmesi ve onlardan resimlere uygun birer hikaye anlatılmasının istenmesine karşılık geliyor Konusal Algı Testi. İngilizce'de de TAT(Thematic Apperception Test) olarak biliniyor.

Resimlere verilen cevaplar incelenerek, kişinin ihtiyaçları, amaçları, hangi ihtiyaçlarının daha baskın olduğu gibi özellikler belirlenmeye çalışılıyor. Resim gösterildiğinde kişinin şunlar hakkında yorum yapması bekleniyor:


  • Resimdeki olaya neden olan nedir?
  • Şu anda ne oluyor?
  • Karakterler ne düşünüyor ve hissediyor?
  • Hikayenin sonunda ne olacak?
Sonuçlar analiz edilirken, hikayedeki kahramanın kim olduğuna, neler yaptığına, hikayede nelerin üzerinde durulduğuna ve hikayenin nasıl sonuçlandığına dikkat ediliyor. Hikaye umutsuzca başlasa bile gelişimi daha önemli; örneğin hiçbir umut belirtisi göstermeden sonlanan bir hikaye kişilerin intihara eğilimli olup olmadıklarını anlamada bile kullanılabiliyor.


TAT testi, bir anlamda ünlü mürekkep testi Rorschach'a da benziyor, çünkü iki durumda da kişiler belirsiz olan resimlere anlamlar yüklüyor. 

Bu test, 1930'larda oluşturulmuş. Geçerliliğine dair eleştiriler de olsa, hala kullanılmaya devam ediyormuş. İzlememe rağmen unutmuşum; TAT, 
Otomatik Portakal'da  Alex'e de uygulanmış.

Texas Üniversitesi tarafından internette hazırlanmış bir versiyonunu görmek isterseniz, buraya tıklayabilirsiniz. Başka bir versiyon da bu adreste var.

10 Aralık, 2009

83 - Yabancıların Cinsel Tercihlerini 50 milisaniyede Anlamak

Perşembe, Aralık 10, 2009 Gönderen Berna Arslan , , 1 yorum
Tanımadığımız insanlar hakkında çok çabuk ve doğru kararlar verdiğimiz konusunda araştırmalar yapılmış. Bu araştırmalardan biri, karar verecek kişilere öğretmenlerin 6 saniyelik videolarını izletmek ve bu kişilerin iyi veya kötü öğretmenler olup olmadıklarına karar vermelerinin istenmesiymiş. Deneyde söylenen cevaplar, dönemin sonunda öğrencilerin öğretmenlere verdikleri puanlar ile karşılaştırılmış ve bu iki sonuç arasında pozitif, yüksek bir orantı görülmüş.


Peki, tanımadığımız kişilerin cinsel tercihlerini (heteroseksüel, homoseksüel gibi) de bu kadar çabuk anlayabilir miyiz? Deney sonuçlarına bakılırsa altı saniyeden çok daha az bir zamanda yüksek bir doğru oran yakalamayı başarıyoruz.

Arkadaşlık sitelerinden alınan gözlüksüz, aksesuarsız, sakalsız, bıyıksız 90 erkek fotoğrafı rastgele bir sıra ile deneye gönüllü katılan kişilere farklı süreler boyunca gösterilmiş. Gösterilen fotoğraflardaki kişilerin yarısı, arkadaşlık sitelerinde kadın bir arkadaş aradıklarını açıklarken, diğer yarısı ise erkek arkadaş aradığını belirtmiş.


Ancak, bu deneyde hata oluşturabilecek bir durum gözardı edilmemiş: Bu da arkadaşlık sitelerinde çekici gözükmek isteyen bu erkeklerin, özellikle hetero- veya homoseksüelliği ön plana çıkaracak fotoğraflar kullanmış olma olasılığı. Bunun üzerine deneyi düzenleyenler, Facebook'tan fotoğraf toplamaya başlamışlar. Bu fotoğrafların arkadaşlar veya aile üyeleri tarafından çekilmiş olmasına, yani üyelerin kendileri tarafından çekilmiş olmamasına özen göstermişler. 

Öncelikle, karar verenlerin kadın veya erkek olmasının doğruluk payında rol oynamadığı görülmüş. Fotoğrafların 50 ms'den uzun gösterilmesinin de kararlardaki doğruluğu artırmadığı gözlenmiş. Doğruluk yüzdesi ise 60-70 civarında.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, yanılma payı yine de yüksek de olsa, çok kısa bir zaman içinde karşımızdakinin cinsel tercihini büyük ihtimalle anlayabiliyoruz. 

07 Aralık, 2009

82 - Depresyon Sadece İnsanlarda mı Görülür?

Pazartesi, Aralık 07, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , 3 yorum
Depresyon sadece insanlarda görülür diye düşünüyorsanız yanıldınız. Birçok hayvan türünde de gözlenebilen depresyon, tedavi yöntemleri keşfetme ve deneme maksadıyla laboratuvar hayvanları üzerinde de oluşturuluyor.

Özellikle sıçanlar üzerinde yapılan depresyon deneylerinde gözlenmiş ilginç gerçekler var. Öncelikle, gündüzün kısalması ve gecenin uzamasının insanlar dışında başka hayvanlarda da moral bozukluğu ve depresif belirtilere yol açtığı gözlenmiş.


Bunun dışında, ışık terapisinin depresyon tedavisinde işe yaradığı ve değişik renklerin moral durumunda etkisi olduğu gözlenmiş.
Belki hayvan besleyenler de depresyonu, hayvanlarında gözlemlemişlerdir. Örneğin kuşlarda tüy dökme, kafesten çıkmama gibi durumlar depresyon habercisi olabilir sanıyorum.

29 Eylül 2010 tarihli dipnot: Hamamböceğinde bile depresyon görülebiliyormuş. İnsanlarda diğer birçok psikolojik rahatsızlığa nazaran (örn. şizofreni belli bir bölgedeki soruna karşılık geliyor) depresyon, tüm beyni etkiliyor, ama yine de insanın başkalarının yardımına ihtiyaç duymadan yaşamasına izin veriyor.

04 Aralık, 2009

81 - Bruschetta: Müptelası Olunan Basit Lezzet

Bruschetta, İtalyan mutfağına özgü, yapımı oldukça kolay ve Türklerin alıştığı tadlara uygun bir aperatif. Bruşetta diye okunurmuş gibi gelse de, İtalyanlar brusketta diye okuyorlarmış. Bu güzel lezzeti bir kez tadınca vazgeçmek zor, üstelik hazırlaması da oldukça basit. İşte gereken malzemeler:

Fesleğen(taze)
, domates, sarmısak ve ekmek.



Hepsi bu kadar! Şimdi de
yapılışına geçelim:  

2 dilim ekmek için bir büyük domates veya iki küçük domatesi küp küp doğrayın. Birkaç fesleğen yaprağını küçük küçük kesip domatesle karıştırın. Bu karışıma zeytinyağı dökün ve bu arada ekmeklerinizi kızartın. Karışım da biraz dinlenmiş ve aromasını yağa geçirmiş olur. Ekmekler kızarınca ikiye böldüğünüz bir sarmısağı ekmeklere sürterek sarmısak aromasını ekmeğe geçirin. Ardından karışımınızı (zeytinyağını da tabii) ekmeğinizin üzerine koyup afiyetle yiyin.

Bu kadar basit bir şekilde ve az malzemeyle hazırlanan bu lezzetin tadına doyamayacaksınız!


Aslında
bunun değişik bir versiyonunu biz de evlerde yaparız. Kızarmış ekmeğe zeytinyağı döküp kekik, karabiber gibi çeşitli baharatlarla tatlandırırız. Zaten, İtalyan geleneği de 15. yüzyıla ve bu aperatifin kökleri yağlanmış ve sarmısak sürülmüş ekmeğe tuz ve biber dökülmesine dayanıyormuş. Peynir veya İtalyan salamı(prosciutto) ile yapılan çeşitleri de varmış.

Denemeyi ihmal etmeyin. 

Bruschetta'yı kendisinden öğrendiğim eşime teşekkür eder ve bloguna buradan ulaşabileceğinizi söyleyerek size afiyetler dilerim.

29 Kasım, 2009

80 - Apple'ın Logosu

Pazar, Kasım 29, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , 1 yorum
Ünlü bilgisayar ve elektronik devi Apple'in tanınmış logosunda bulunan ısırılmış elmanın ardında yatan şehir efsaneleri varmış. Bunların birinden de gazete sayesinde haberdar oldum. 

Bilgisayar bilimi dünyasında oldukça saygın ve ünlü bir biliminsanı olan Alan Turing'le ilgili bu hikaye. Turing, II. Dünya Savaşı'nda Enigma şifresini kıran, yapay zekanın temellerini atan ve Turing Makinasına adını veren kişi. Yapay zekanın, insan zekasına ulaşması için nelerin gerekli olduğunu tanımlamıştır örneğin. Turing'e göre, bunun gerçekleşmesi için yapay zekanın dil kullanımına hakim olması ve bunu bir insan gibi yerinde ve doğru şekilde kullanması gerekmektedir. 

Çünkü dili kullanmak sadece doğru grameri kullanmak demek değil, diğer tüm alanlar ve konular hakkındaki bilgileri, daha önceki deneyimleri kullanmak demektir. Şimdiye kadar böyle bir yapay zeka oluşmadığına göre, henüz yapay zeka insan zekasına ulaşamadı diyebiliriz. Turing aynı zamanda özel hayatıyla ve karakteriyle oldukça ilgi çeken birisi. Bilgisayar mühendisliği eğitiminde eğer hayatınızda bir biliminsanının hayat hikayesini okuyacaksanız, bu Turing olmalı denir.
Apple'ın logosuyla Turing'in ne alakası olabileceğine gelirsek... Turing, savaşta şifre kırarak yardım ettiği ülkesinden çabalarının karşılığını alacağı yerde, toplumun önyargılarıyla karşılaştığından beklenenin tam tersi bir tutumla karşılaşır. Turing eşcinseldir ve bu 50'lerin İngiltere'sinde hoşgörü gösterilebilecek bir durum değildir, hatta bu durum yasal bile değildir. Turing'in önünde cezasını seçme hakkı vardır: Ya 2 sene hapiste yatacak ya da hormon tedavisini kabul edecektir.

Hormon tedavisini kabul eden Turing, 1954'te evinde ölü bulunur. Başucunda da
yarı yenmiş bir elma bulunmaktadır. Elmanın siyanürlü olduğu ve Turing'in intihar ettiği açıklanır. Ancak elma teste tabi tutulmadığından bu iddialarda bir şüphe vardır yine de.

Şimdi logoya dönelim. Yukarıda gördüğünüz üzere, Apple'ın ilk logolarından biri gökkuşağı renginde yarı yenmiş bir elmadır. Bu elmanın, Turing'e ithaf edildiği ve gökkuşağının da eşcinselliği temsil ettiği bizim efsanemizi oluşturuyor.

Ancak Apple'ın bundan önce kullandığı bir logo daha var. Bu logoda ise Newton kafasına elma düşerken betimlenmiş. Bu pek kullanılmamış,(iyi ki de kullanılmamış) solda gördüğünüz logodan kısa bir süre sonra gökkuşağı rengindeki elma logosu ortaya çıkmış. Şirkete göre, elmanın rengarenk olma sebebi, insancıl gözükmek istemeleri, ısırılmış olma sebebi de vişneyle karıştırılmaması içinmiş.

Son zamanlarda ise, şirket gökkuşağı renginden vazgeçerek tek renkli logoyu kullanmaya başladı. Turing'le ilgili efsaneye inanıp inanmamak da size kalmış tabii.

24 Kasım, 2009

79 - Lorem ipsum nedir?

Salı, Kasım 24, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Dikkatinizi çekmiştir, genelde bir yazı tipini(font) veya grafik tasarımı göstermek için kullanılan yer tutucu metin "Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipisicing elit... " diye başlar ve devam eder.

Peki nedir bu sık rastlanan Lorem ipsum? İlk bakışta Latince gibi gözükse de, aslında uydurma bir dilden kelimeler denilebilir. Anlamlı olmaması ise bu metnin ana özelliği. Bir grafik döküman insanlara sunulduğunda, insanların ilgisini genelde içeriğin çektiği görüldüğünden, içeriğin anlamsızlaştırılması ile görüntüye dikkat çekilmesi amaçlanıyor.



Site tasarım örneği

Bu yarı-Latince kelimelerden oluşan listenin başındaki Lorem ipsum, İngilizce'ye çevrilmek istendiğinde, "pain itself" yani "acının kendisi" gibi ilginç bir çeviriye sahip.

21 Kasım, 2009

77 - Milattan Sonra / A.D.

Cumartesi, Kasım 21, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , 3 yorum
Milattan önce ve sonra kelimeleri için İngilizce'de kullanılan BC ve AD kısaltmalarına sıkça rastlıyoruz. BC'nin Before Christ, yani İsa'dan Öncesi olduğunu biliyordum da, AD'yi merak ederdim hep.


AD ise Ortaçağ Latincesi'nde Anno Domini kelimelerinin başharflerinden oluşuyor ve
"Tanrı'nın(mızın) senesinde" anlamına geliyormuş.
BC, İngilizce olduğu için yıldan sonra yazılıyor (56 BC), ancak AD Latin kökenli olduğu için yıldan önce geliyormuş (AD 1300).

Küçük bir not daha: Bizim de kullandığımız Gregoryen takvimine göre 0. yıl yok, yani MS 1, hemen MÖ 1'i takip ediyor. Takvimlerle ilgili bilgi için 51 numaralı yazıma bakabilirsiniz.

76 - Singapur

Cumartesi, Kasım 21, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Singapur'un bir şehir-devlet, yani tek bir şehirden oluşan bir devlet olduğunu öğrendim. Aynı zamanda bir ada olan ülkenin yüzölçümü 710.2 kilometrekare ve ekvatorun 137 km kuzeyinde bulunuyor. 1819 - 1940 yılları arasında İngiltere'nin sömürgesi olan ülke, II. Dünya Savaşı sırasında japon İmparatorluğu tarafından işgal edilince, Singapur Savaşı adı verilen savaş başlamış ve İngiliz orduları sadece 6 gün içinde yenilmiş. Bu yenilgi, Britanya Başbakanı Winston Churchill tarafından "İngiliz tarihindeki en kötü felaket ve en büyük teslim" olarak betimlenmiş.


Daha sonra Japonlar tarafından ele geçirilen adada Çinli nüfusun büyük bir kısmı öldürülmüş. Savaş bitip Japon İmparatorluğu yenilince, ada tekrar İngilizlerin eline geçmiş. 
1959'da Singapur, İngiliz İmparatorluğu'nun içinde bağımsız bir devlet haline gelmiş. 1963'te de tam bağımsızlık ilan edilmiş.

16 Kasım, 2009

75 - 13. Cuma Korkusu

Pazartesi, Kasım 16, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , yorum yok
Korku sinemasına Jason adında bir psikopat katil daha kazandıran ünlü 13. Cuma filmleriyle daha yakından tanıdığımız 13. Cuma'nın adının verildiği bir de fobi varmış: paraskevidekatriaphobia. Kelime, Yunanca Cuma günü anlamına gelen paraskevi ile 13 anlamına gelen dekatreis kelimelerinin fobi ile birleşiminden oluşuyor.


Bu günden korkulabileceğine dair edebiyatta ilk işaret, 1869 yılında ünlü Sevil Berberi(Il barbiere di Siviglia)'nin bestecisi İtalyan Rossini'nin biyografisinde görülmüş. Yazı şöyleymiş: "[Rossini] was surrounded to the last by admiring and affectionate friends; and if it be true that, like so many other Italians, he regarded Friday as an unlucky day, and thirteen as an unlucky number, it is remarkable that on Friday, the 13th of November, he died." Türkçe'ye şu şekilde çevirebiliriz: "[Rossini] beğeni ve sevgi dolu arkadaşlar tarafından çevrelenmişti ve birçok diğer İtalyan gibi Cuma gününü uğursuz bir gün, onüç sayısını da uğursuz bir sayı olarak addederdi, ilginç olan Kasım'ın 13'ünde bir Cuma günü ölmesiydi."

Bu batıl inancın kaynakları ile ilgili değişik değerlendirmeler var. Onüç sayısının uğursuz kabul edilmesi, 12'nin birçok durumda tamamlayan sayı gibi görülmesiymiş: İsa'nın 12 havarisi, saatteki saat sayısı, burç sayısı, Olimpos'un 12 tanrısı gibi. Cuma günü ise, İslam dünyası hariç, çoğu kültürde değişik nedenlerden dolayı özellikle 14. yüzyıldan beri uğursuz olarak görülüyormuş.

Bahsettiğimiz 13. Cuma fobisini ABD'de 17 ila 21 milyon insan yaşıyormuş.

Hatırlarsınız, bu ayın onüçü cuma gününe gelmişti. Bundan sonraki en yakın 13. Cuma ise 2010 yılının Ağustos ayında yaşanacak.

14 Kasım, 2009

74 - Freud ve Dinlerin Kaynağı

Cumartesi, Kasım 14, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , , 2 yorum
Psikoanalizin babası Avusturyalı ünlü nörolojist Sigmund Freud'un teorisi Oedipus kompleksinin adını aldığı Yunan mitolojisi kahramanı Oedipus'un hikayesinden bir önceki yazıda bahsetmiştim.

Şimdi ise Freud'un dinler ve Oedipus kompleksi arasında kurduğu ilginç bağdan bahsetmek istiyorum. Öncelikle bu kompleksi kısaca,
bireyin karşı cinsten ebeveyne karşı duyduğu sahip olma, kendi cinsiyetinden olan ebeveyne ise beslediği yıkıcı hislerin toplamı olarak tanımlayabiliriz. Özellikle erkek çocukların psikolojisini açıklayabilen teori, blinçaltına itilmiş ve devamlı baskılanan duygu ve düşünceleri açıklıyor. Kişilerin, bu dönemi sağlıklı bir şekilde atlatamamalarının gelecekteki cinsel seçimlerinde veya bağlanmayı seçtikleri insanların karşı cinsten olan ebeveyne benzemesi şeklinde kendini gösterebileceği söyleniyor.
Oedipus kompleksinin din ile ne ilgisi olabileceğine gelince... Freud'un teorisine göre insan aklı/ruhu ego, id ve süperego adlı bölümlerden oluşur. Çok kısaca anlatmak gerekirse, id ahlaki değerlerle alakası olmayan kişinin en temel istekleri, tutkularıdır. Ego'nun görevi temel güdüler ile gerçeklik arasındaki dengeyi bulmaktır. Süperego ise tutkuları, fantezileri bastırmak ve sosyal açıdan bireyi uyumlu hale getirmeyi amaçlar. Bu yüzden de kısıtlayıcı ve baskılayıcı bir yapıya sahiptir. Önemli nokta ise, süperego'nun Oedipus kompleksi sonucu gelişmesi; çocuğun anneye karşı duyduğu cinsel bağların baskılanması ve babayla özdeşleşme sonucu oluşmasıdır.

Yani süperego, insanın hep daha iyisini hedeflemesidir. Süperego için asla yeterince iyi olamayan insan, bilinçsiz bir suçluluk duygusu hissetmektedir. Bu aşağılanma duygusu ise, Freud'a göre dinlerdeki yeterince iyi olamama ve günahkar hissetme duygularına karşılık gelir. 

Daha da derinleştirirsek... Çocuğun anneye olan yakınlığını bastırıp kendisini babayla özdeşleştirdiğini söylemiştik. Daha önceki hislerinden dolayı bir yandan suçluluk duyup, bir yandan da baba figürü ile kendini özdeşleştirmek istediğinden ona hayranlık besleyen çocuk bir ikilemde kalmıştır.
Babaya duyulan korku ve eş zamanlı hayranlık ise dinlerin ana çıkış noktasıdır diyor Freud. Çünkü dinlerde de korku ve hayranlık beslenen ve kişilerin kendilerini ona karşı suçlu hissettikleri bir tanrı vardır. Ayrıca, dinleri Oedipus kompleksinin bir çözüm aracı olarak görmüş Freud; çünkü inananların, duydukları bilinçsiz suçluluk duygusundan bu şekilde arınmanın bir yolunu bulduklarını düşünüyor.

Oedipus kompleksinden bu kadar bahsetmişken, adeta bu kompleksi kanıtlamak adına yazılmış 1911 tarihli I Want a Girl (Just Like the Girl) şarkısının sözlerine aşağıda göz atabilirsiniz. Nakaratını Türkçe'ye şu şekilde çevirebiliriz: "Bir kız istiyorum, öyle bir kız ki, tam olarak sevgili yaşlı babamla evlenmiş olan gibi".


When I was a boy my mother often said to me,
Get married boy and see,
How happy you will be.
I have looked all over, but no girlie can I find,
Who seems to be just like the little girl I have in mind.
I will have to look around
Until the right one I have found:

cho: I want a girl
     Just like the girl who married dear old Dad
.
     She was a pearl
     And the only girl that Daddy ever had;
     A real old fashioned girl with heart so true,
     One who loves nobody else but you,
     Oh I want a girl
     Just like the girl that married dear old Dad.

By the old mill stream there sits a couple old and gray
Thgough years have rolled away
Their hearts are young today.
Mother Dear looks up at Dad with love light in her eye
He steals a kiss, a fond embrace
While evening breezes sigh,
They're as happy as can be,
So that's the kind of love for me.

12 Kasım, 2009

73 - Oedipus'un Tam Hikayesi

Perşembe, Kasım 12, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , 4 yorum
Popüler kültürde de oldukça bilinen, Sigmund Freud'un ortaya attığı Oedipus kompleksi, adını bir Yunan efsanesinden alır. Çoğu kişi, bu efsaneyi ana hatlarıyla bilir, ancak tüm detaylarını paylaşmak istedim. Efsane şöyle:

Çocukları olmayan Thebes(
Teb)'in kral-kraliçe(Laius ve Jocasta) çifti bir kahine danışır. Kahin, krala bir oğlunun olacağını ama oğlunun onu öldüreceğini ve kraliçeyle evleneceğini söyler. Bunun üzerine bir oğulları doğunca kral, çocuğun bileklerini birbirine çiviletir ve onu bir çobana dağa bırakması için verir. Ancak, çocuğa acıyan çoban, onu Corinth'li başka bir çobana verir ve ayakları yüzünden Oedipus(şiş ayaklı) adını alan çocuk Corinth'in kralının ailesinde büyür. Yıllar sonra bir sarhoş, ona gerçek ailesinin onlar olmadığını söyler. Onu büyüten aile bunu inkar eder, bunun üzerine Oedipus, yıllar önce öz anne-babasının danışmış olduğu kahine gider. Kahin gerçeği açıklamaz, ancak ona kaderinde babasını öldürmek ve annesiyle evlenmek olduğunu söyler. Bunun üzerine kaderinden kaçmak için, Oedipus, Teb şehrine gitmek üzere yola çıkar. Bir yol ayrımına gelince, başka bir arabayla yol hakkının kimin olduğuna dair bir kavgaya tutuşur ve nefsi müdafaa adına diğer arabadaki yolcuyu öldürür. Ölen kişi ise, Teb'in kralı, yani öz babasıdır.



Yolculuğa devam eden Oedipus, bir sfenksle karşılaşır. Sfenksin bulmacasını yolcular bilmek zorundadır, yoksa sfenks tarafından yenilmeye(yemek anlamında) mahkumdurlar. Yandaki resim, bu karşılaşmayı canlandırıyor. Bilmece ise şöyledir: "Sabah dört, öğleden sonra iki, geceleri ise üç ayakla yürüyen şey nedir?". Oedipus doğru cevabı veren ilk kişi olur: "İnsan. Çünkü bebekken emekleyerek dört, yetişkinken iki, yaşlıyken de baston yardımıyla üç ayakla yürür." Doğru cevaba çok şaşıran sfenks, kendisini uçurumdan atarak intihar eder. Onları sfenksten kurtardığı için kendisine minnettarlık duygusu besleyen Teb halkı, Oedipus'u kral yapmaya karar verir. Tahmin edilebileceği üzere, karısı da yeni dul kalmış olan kraliçe olacaktır. Teb halkının, kralın katilinin, "yeni kral" olduğundan haberi yoktur, bundan sfenksi sorumlu tutmaktadırlar. Oedipus da öldürdüğü kişinin kral olduğunu bilmemektedir. Bu evlilikten çiftin, iki kız, iki de erkek çocuğu olur.(Kızlardan biri ünlü Antigone.)

Yıllar sonra, Teb şehrinde bir bereketsizlik başgösterir. Ekinler büyümez, kadınlar çocuk doğuramaz. Oedipus, kraliçenin erkek kardeşini kahine yollar bir çözüm bulması için. Creon adlı bu kişi, dönüşünde eski kralın katilinin bulunup cezalandırılması gerektiğini anlatır. Bu öneriye kulak veren Oedipus, Tiresias adlı gözleri görmeyen bir kahini çağırtır. Kahin, ona katili araştırmaması gerektiğini söyler, bunun üzerine tartışma yaşarlar ve kahin, Oedipus'u kralın katili olduğunu ve anne-babasını bilmediğini halka söylemekle tehdit eder. Kahin yüzünden Creon'u suçlayan Oedipus ve Creon arasında tartışma başlar. Kraliçe içeriye girer ve iki tarafı sakinleştirmeye çalışır. Eski kocasının ölüm şeklini anlatır ve Oedipus'a sakinleşmesi gerektiğini söyler. Ancak bu sözlerden iyice işkillenmiştir Oedipus, ta ki bir haberci gelip Corinth'in kralının öldüğünü söyleyene kadar. Çünkü Oedipus'un baba olarak bildiği kişi ölmüştür ve de buna kendisi sebep olmamıştır. Corinth halkı, Oedipus'un kral olmasını istemektedir. Ancak annesi hayatta olduğu için kehanetin ikinci parçasının gerçekleşmesinden korkan kahramınımız Corinth'e gitmek istemez. Bunun üzerine haberci, ona aslında evlatlık alındığını açıklar. Bunun üzerine Oedipus'un gerçek kimliğini anlayan kraliçe, kralın katilini araştırmaması için onu uyarır. Bu uyarıları yanlış anlayan Oedipus ise, kraliçenin onun evlatlık alınmış olmasından dolayı utandığını düşünür.

Kraliçe, öğrendikleri üzerine kendini asarak intihar eder. Oedipus, onu çocukken ölüme terketmiş olması gereken çobanı bulur ve hikayenin aslını öğrenmek ister. Ve böylece seneler sonra, o yol ayrımında öldürdüğü kişinin gerçek babası ve evlendiği kişinin de annesi olduğunu öğrenir.

Kraliçeyi arayışa çıkar ve kendini astığını görür. Elbisesinden aldığı iki toplu iğneyle kendini kör eder.


Dipnot:
Bu hikayenin Freud'la ilgili daha heyecan verici kısmına başka bir yazıda değineceğim.

11 Kasım, 2009

72 - Beş Faktör Modelinde Nerdesin?

Çarşamba, Kasım 11, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , yorum yok
Kişilik psikolojisinde kişileri tanımlayan özellikleri belirlemek için birçok araştırma ve tartışma yapılmış. Genel olarak kabul gören bir model olan Beş Faktör Modeli (Five Factor Model), kişileri beş açıdan tanımlıyor. Bu modeli açıklamadan önce aşağıdaki testi yapmanız ve kendi beş faktörünüzü hesaplamanız tavsiye olunur:

Aşağıdaki sıfatlara size uyum derecesine göre bir puan verin.

Puan
1              Fazlasıyla katılmıyorum
2              Orta seviyede katılmıyorum
3              Biraz katılmıyorum
4              Ne katılıyorum, ne katılmıyorum
5              Biraz katılıyorum
6              Orta seviyede katılıyorum
7              Fazlasıyla katılıyorum      

Kendimi şöyle görüyorum:


1. dışadönük, coşkulu

2. eleştirel, tartışmacı
3. güvenilir, disiplinli
4. endişeli, kolayca üzülen
5. yeni deneyimlere açık, karmaşık
6. çekingen, sessiz
7. canayakın, sıcak
8. düzensiz, dikkatsiz
9. sakin, duygusal olarak istikrarlı
10. geleneksel, yaratıcı olmayan

Hesaplama:


Beş faktör şunlar: Deneyime Açıklık(Openness to Experience), Nevrotiklik(Neuroticism), Uyumluluk(Agreeableness), Sorumluluk(Conscientiousness) ve Dışadönüklük(Extroversion).

Sizin her faktör için hesaplamanız da şu şekilde olacak:

Aşağıda (1) gördüğünüz yerlere, 1. soruya verdiğiniz puanı, (2) gördüğünüz yerlere 2. soruya verdiğiniz puanı vs. yazacaksınız.


Dışadönüklük puanı: (1) + 8 - (6)
Uyumluluk puanı: (7) + 8 - (2)
Sorumluluk puanı: (3) + 8 - (8)
Nevrotiklik puanı: (4) + 8 - (9)
Deneyime Açıklık puanı: (5) + 8 - (10)

Puanlar -14 ve 14 arasında. 14, faktörün en güçlü olduğu yeri gösteriyor. Genelde insanlar yandaki resimdeki gibi çan eğrisi dağılımı gösteriyor, yani çoğu faktör için çok uçlarda az kişi, ortalarda daha çok kişi bulunuyor.


Şimdi de açıklamalara gelelim (bu kısım vikipediden alınmıştır):

Deneyime Açıklık:  Sanatı, duyguları, macerayı, sıradışı fikirleri, hayal gücünü, merakı ve çeşitli deneyimleri genel olarak takdir anlamına gelmektedir. Bu özellik, yaratıcı insanları gerçekçi ve basmakalıp (sıradan) insanlardan ayırmaktadır. Deneyime açık olan insanlar, entelektüel olarak meraklı, sanatı takdir eden ve estetiğe duyarlı kişilerdir. Kapalı insanlara kıyasla, daha yaratıcı ve arzularının daha fazla ayırdında olan insanlardır. Alışılmadık inançlara bağlı olmaya daha fazla meyillidirler.

Açıklıkta düşük puanlara sahip insanlar daha geleneksel, basmakalıp ilgilere sahip olmaya eğilimlidirler. Onlar, basit, doğrudan ve açık olanı; karmaşık, belirsiz ve incelikli olana tercih ederler. Sanatı ve bilimi şüpjeyle karşılayabilirler, bu çabaları anlaşılması zor, derin ve pratik kullanımdan uzak bulabilirler. Kapalı insanlar aşina oldukları şeyleri yeni yollara karşı tercih ederler. Değişime karşı tutucu ve dirençlidirler.

Sorumluluk:  Öz-disiplin gösterme eğilimi, görev bilinciyle hareket etme ve başarı için azim gösterme demektir. Bu özellik, kendiliğinden gerçekleşene karşılık planlı hareketi tercih etmeyi gösterir. Dürtülerimizi yönlendirme, düzenleme ve kontrol etme eğilimimizi belli eder. Sorumluluk Başarıya İhtiyaç Duyma etmenini içerir.
Yüksek sorumluluğun faydaları açıktır. Sorumluluk sahibi bireyler kasıtlı planlama yaparak ve bunda süreklilik göstererek yüksek başarı düzeyine ulaşırlar ve sorunlardan kaçarlar. Diğerleri tarafından güvenilir ve zeki olarak adlandırılırlar. Diğer taraftan, zorlayıcı mükemmeliyetçiler ve işkolikler olabilirler.

Dışadönüklük:  Olumlu duygular, diğerlerinin teşvik ve ortaklıklarını arama eğilimi olarak tanımlanır. Bu özellik dış dünyayla açık bir etkileşim ile kendini gösterir. Dışadönükler insanlarla olmaktan eğlenirler, genellikle enerji dolu olarak tanımlanırlar. Heyecan olanaklarına karşılık "Evet!" ya da "Hadi gidelim!" diyebilecek olan; coşkulu, hareket-odaklı bireyler olma eğilimindedirler. Grup içinde, konuşmayı severler, kendilerini öne çıkarırlar ve ilgi çekerler.
İçedönükler laf kalabalığı, enerji ve dışadönüklerin eylem seviyesinden uzaktırlar. Sessiz, şatafatsız, ağır ve sosyal dünyayla daha az ilgili olma eğilimindedirler. Sosyal katılımlarının az olması utangaçlık veya bunalım olarak yorumlanmamalıdır. İçedönükler, sadece, dışadönüklerden daha az dürtüye ve daha fazla yalnız zamana ihtiyaç duyarlar.

Uyumluluk:  Başkalarına karşı kuşkulu ve zıt (antagonistik) olmaktan ziyade merhametli ve yardıma hazır olmaya eğilimli olmak olarak tanımlanır. Bu özellik, sosyal denge üzerine ilgiyi ve kaygıyı yansıtır. Uyumlu bireyler diğerleriyle kolay geçinir. Genel olarak saygılı, arkadaşça, cömert, yardımsever ve diğerlerinin istekleriyle uzlaşmaya hazır olarak görülürler. Uyumlu bireyler insan doğası hakkında iyimser bir görüşe sahiptirler. Onlar, insanların dürüst, saygın ve güvenilir olduğuna inanırlar.
Uyumsuz bireyler kendi çıkarlarını diğerleriyle geçinmekten üstün tutarlar. Diğerlerinin iyi olmasıyla genellikle daha az ilgilidirler ve diğerlerine daha az yardım eli uzatırlar. Bazen diğerleri hakkındaki şüphecilikleri onların kuşkucu, dostça olmayan ve geçimsiz olmalarına neden olur.

Nevrotiklik (Duygusal denge):  Öfke, endişe, bunalım gibi olumsuz duyguları yaşamaya eğilim olarak tanımlanır. Duygusal dengesizlik olarak da adlandırılır. Duygusal dengede yüksek puan alanlar duygusal olarak duyarlı ve strese eğilimlidirler. Olağan durumları tehdit edici ve ufak hayal kırıklıklarını umutsuzca zor olarak nitelemeye daha eğilimlidirler. Onların olumsuz duygusal tepkileri olağandışı şekilde uzun sürer, bu da genellikle kötü bir ruh halinde oldukları anlamına gelir. Duygusal dengedeki bu sorunlar bu bireylerin açık düşünmesini, kararlar vermesini ve streste etkili bir şekilde baş etmesini engelleyebilir.
Ölçeğin diğer tarafında, duygusal denge puanı az olan bireyler daha zor üzülür ve duygusal olarak daha az tepkilidirler. Sakin, duygusal olarak dengeli ve kalıcı olumsuz histen uzak olma eğilimi gösterirler. Olumsuz hislerden uzak olmaları, daha çok olumlu hisleri tecrübe edecekleri anlamına gelmez. Olumlu hislerin sıklığı, dışadönüklük boyutunun bir bileşenidir.


10 Kasım, 2009

71 - Bihaku (Japon Kültüründe Cilt Beyazlığı)

Salı, Kasım 10, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , , , 2 yorum
Japonların kültüründe dış görünüşle ilgili bazı ayrıntılara verilen önem, bize yabancı ve ilginç gelebiliyor. Bu önem tabii ki en çok kadınların dış görünüşüne gösteriliyor. Bihaku denilen moda akımı, beyaz cilte sahip olma isteği olarak tanımlanıyor. Örneğin yazın uzun eldivenler giyen kadınlar, ciltlerinin güneşten etkilenmesini en aza indirgeyerek, ideal irojiro'ya, yani beyaz tene ulaşmayı amaçlarlarmış.


Japon kültüründe beyaz renk ile ilgili şöyle bir de söz varmış: "Beyaz renk, Yedi Talihsizlik'i gizler" (Bu söz bana "Bir dirhem et, bin ayıp örter"i hatırlattı). Bihaku'ya ulaşmanın popüler yöntemi cilt rengini etkileyen melanin pigmentinin üretimini engelleyen "kozmetik ürünleri" kullanmakmış.


Beyaz ciltli "güzel" kadınlara Japon sanatında da oldukça sık rastlanıyor. Bijinga, Japon sanatında güzel kadınların tasvirine denk geliyormuş. Yandaki resim de bir bijinga örneği.
Son olarak, yeni nesillerde gençler arasında popülerliğini yitiren cilt beyazlığı kavramı, artık öğrenciler arasında "ineklikle" bağdaşlaştırılıyormuş.

07 Kasım, 2009

70 - Deli Petro

Cumartesi, Kasım 07, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , yorum yok
Bugün Trt Türk'te bir kısmını izleyebildiğim güzel bir belgeselde üç yazı önce(bkz. burada) bahsettiğim St. Petersburg şehrini kuran I. Petro'nun yıllarca Deli Petro olarak bildiğimiz çar olduğunu öğrendim. Belgeselde Rus edebiyatının ünlü çevirmeni Ataol Behramoğlu ile kentte Dostoyevski'nin yaşamı ve romanları ekseninde geziliyordu.

Neden Deli Petro demişiz,
Rusların Büyük Petro dedikleri bu adama diye biraz araştırdım. Vikipedi'ye göre bunun sebebi, çarın "çarlığına" aldırmayıp bir gemide en düşük rütbeli işlerden birinde çalışmasıymış. Daha sonra donanmalar karşı karşıya gelince, Osmanlıların da Büyük Petro dedikleri iddia ediliyor. Ancak bu bilgiler kaynaksız olarak verilmiş. Bunun dışında da maalesef pek bir bilgiye rastlayamadım.

İlginç bir nokta ise Rusça orjinali
Pyotr olan çarın adının çoğu dile o dildeki benzer isme uygun olacak şekilde çevrilmiş olması. Örneğin İngilizce ve Almanca'da çarın adı Peter, Fransızca'da Pierre, İspanyolca'da Pedro, tabii Türkçe'de de Petro

06 Kasım, 2009

69 - Homunculus

Cuma, Kasım 06, 2009 Gönderen Berna Arslan , , 2 yorum
Latince'de küçük insan anlamına gelen homunculus kabaca "insanın temsil edilmesi" anlamına geliyor. Genelde bir sistemin işlevini anlatmak için kullanılıyor.


Örneğin tüm organizmaların aynı anda yaratıldığına inanan bir teoriye (preformationism) göre, nesiller bu homunculus'lardan, yani her şeyi tamamlanmış ama kendilerinin daha küçük formlarından gelişiyorlar.

Bir örneğini yandaki resimde spermin içindeki insanın temsil edilmesinde görebilirsiniz. 
Yalnız, incelediğim homunculus resimlerini çok itici bulduğumu söylemeliyim. 

İnsanın motor ve duyu sistemlerini temsil edenler için de
buraya tıklayabilirsiniz, sevimsiz bulduğumdan resimleri buraya eklemek istemedim. Ayrıca beynin belli bir bölgesinin işlevini gösteren homunculus için de buraya bakabilirsiniz.

02 Kasım, 2009

31 Ekim, 2009

68 - Üç Silahşörler ve İsviçre

Çoğu ülkenin kendisiyle özdeşleştirdiği bir sloganı var, bunları Vikipedi'de ülke ülke gezerek görebilirsiniz. (İngilizceleri için de motto diye bakabilirsiniz.) Örneğin Türkiye'ninki "Yurtta sulh, dünyada sulh." ve bu slogan, şimdiye kadar incelediğim birçok Avrupa ülkesi içindeki en iyi sloganlardan biri kanımca.

İsviçre'
ninkini gördüğümde ise şaşırdım, çünkü sloganları şöyle: "Unus pro omnibus, omnes pro uno". Türkçe'de "Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" anlamına geliyor, yani 1844 yılında yayımlanmış Alexandre Dumas'nın romanı Üç Silahşörler'in sloganı aslında. İsviçre, yasasında resmi olarak bu sloganı tanımlamamış olsa da, 1868'de sonbahar fırtınaları ülkede sellere neden olunca zor durumda kalanlara yardım edilmesi için düzenlenen kampanyalarda bu slogan kullanlmış. Bir yandan da kanton savaşlarından yeni çıkmış ülkede birlik sağlanması isteniyormuş. Ülkede, günümüzde tüm siyasi partiler ve bölgeler bu sloganı İsviçre'nin sloganı olarak kabul ediyormuş.

Bu adresten
Bryan Adams, Rod Stewart ve Sting düeti olan Üç Silahşörler film müziğinden "All for one, all for love"(Hepimiz birimiz için, hepimiz aşk için) şarkısını dinleyebilirsiniz.

28 Ekim, 2009

67 - St. Petersburg

Rusya'nın ünlü şehri St. Petersburg'un adının önce Leningrad, sonra da Stalingrad olduğunu zannediyordum, ama yanılıyormuşum.

Leningrad kısmı doğruymuş gerçi. Ancak Stalingrad, şu anda ismi Volgograd olan bir endüstri şehrinin zamanında aldığı bir isimmiş.

Beyaz Geceler Kutlamasında Kırmızı Yelkenler

Petersburg konusuna girmişken şehir hakkında yeni öğrendiğim birkaç şeye daha değinmek isterim:

Öncelikle Rusça'da bu şehrin adı
Sankt-Peterburg, yani Petersburg'taki s harfi yok, biz herhalde İngilizce'den aldığımız için Türkçe'de de s ile geçiyor. 1703 yılında Çar I. Petro tarafından kurulmuş. Batı'da olduğu için Avrupa'ya açılan bir pencere gibiymiş. Rusya'nın ve dünyanın en büyük müzelerinden biri olan Ermitaj müzesi bu şehirde yer alıyor. Birçok nehir kentin içinden geçiyor.

Rus İmparatorluğu'nun 200 yıldan daha uzun bir süre başkentliğini yapan bu kent, bir de
beyaz geceleriyle ünlü. Haziran-Temmuz arası gerçekleşen bu doğa olayında, günbatımları geç, gündoğumları da erken olduğu için tam karanlık asla gelmiyor. Beyaz Geceler Festivali'nde geleneksel olarak yapılan kutlamalar var, örneğin "Kırmızı Yelkenler" gibi. Buna ait bir resmi yukarıda görebilirsiniz.

27 Ekim, 2009

66 - Jamais Vu(Hiç Görmedim) ve Presque Vu(Dilimin Ucunda)

Salı, Ekim 27, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , , yorum yok
Deja vu'yu çoğu kişi bilir, insanın yeni bir durumu zaten yaşamış gibi hissetmesidir. Bir de Jamais Vu varmış, bu da tanıdık bir durumun yaşanmamış gibi hissedilmesi anlamına geliyormuş. Fransızca'da "hiç görülmedi" anlamına denk gelen bu kavramı gözlemlemek için yapılan bir deney şu şekilde:

Leeds Üniversites
i'nde yapılan bir araştırmada 92 gönüllüden 60 saniye içinde 30 kere "kapı" kelimesini yazmaları istenmiş. Deneye katılanların yüzde 68'i jamais vu semptomları göstermeye başlayarak kapı kelimesi hakkında şüpheye düşmeye başlamışlar. Bu şüphelerden bazıları şöyle: "Kapı uydurma bir kelime gibi geldi.", "Doğru kelimeyi yazdığımdan şüphelenmeye başladım.", "Sanki yanlış yazıyorum." vs.

"Deja-vu Destek Grubu", "Zili sadece bir kez çalın!"


Araştırmayı yürüten kişi Dr. Moulin, birçoğumuzun bu hissi yaşadığını iddia ediyor. Örneğin bir yüze veya kelimeye uzun süre bakarsanız, anlamını yitirdiği hissine kapılırsınız diyor. Bunun için aynaya bir süre bakmak yeterli aslında, Doktor haklı olabilir.

Buna benzeyen başka bir fenomen de "
dilimin ucunda" etkisi, merak etmeyin onun da bir Fransızca adı var: presque vu. Bu kavram, tahmin edileceği üzere, tanıdık bir şeyin kısa sürede hatırlanamamasına karşılık geliyor. Sara ve benzeri beyin rahatsızlıklarına sahip kişilerin "dilimin ucunda" kavramını daha çok hissettikleri söyleniyor. Anton Çehov'un bunun üzerine kurulu bir de kısa hikayesi var, bu adresten İngilizcesi okunabilir.

Son olarak, bir araştırmada, incelenen 51 lisan arasından 45'inin 'dilimin ucunda' kavramını açıklamak için içinde
dil kelimesinin geçtiği söz öbeklerine sahip olduğu bulunmuş.


25 Ekim, 2009

Film: Kan Arzusu

Pazar, Ekim 25, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , , yorum yok
Filmekimi biterken bir filmi daha izlemiş bulundum: Güney Koreli yönetmen Chan-wook Park'ın Türkçe'ye "Kan Arzusu", İngilizce'ye de "Thirst(Susuzluk)" diye çevrilen filmini. Şiddet ve cinsellik öğeleri yüzünden 18+ uyarısı ile gösterilen filmin konusu ve bu konuya getirdiği bakış açısı oldukça ilginçti. Ancak, kanlı görüntüler biraz fazlaydı diyebilirim. Festival filmlerinde ara verilmediğinden, izleyicinin kendini toplayıp bir nefes almasına da fırsat kalmamış oldu.

Fragmanını buradan izleyebileceğiniz filmin konusu kısaca şöyle: Genç bir rahip gönüllü olarak EV hastalığı üzerinde deney yapılan bir çalışmaya katılır. 500 gönüllü arasında hastalıktan kurtulan tek kişi olur. Bunun üzerine bir mucizeye dönüşen rahipten muhtaç kişiler duaları ile durumlarına destek olmasını isterler. Bu çağrılardan birine cevap veren rahip, yardım ettiği kişinin çocukluk arkadaşı olduğunu farkeder. Arkadaşının karısıyla bir yakınlaşma yaşayan rahibin vücudunda hiç beklenmeyen ilginç bir değişim vardır. Hastalığını yenebilmek için devamlı olarak kana ihtiyacı vardır, insan kanına.


Vampirliğe yeni bir boyut getiren filmimiz, yaratıcı bir bakış açısıyla konuya eğiliyor. Tek sorun, kanlı sahnelerin detaylı gösterilmiş ve uzun tutulmuş olması diyebiliriz. Şu anda imdb'de izleyicilerden 7.6/10 puan almış durumda.

64 - Kafaya Takılan Melodi

Pazar, Ekim 25, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , yorum yok
Bazen sebebini bilirsiniz, bir şarkıyı arka arkaya uzun süre dinlemişsinizdir, aklınıza takılır. Ama bir de talihsiz melodiler vardır, unutmak istersiniz, kafanızda dönüp dururlar. Hiç olmayacak bir anda kafanıza "Osman Aga" takılmış olabilir mesela.

Peki bunun sizden başka birilerinin de başına geldiğini ve bir bilimsel adı olduğunu düşündünüz mü?

Almanca Ohrwurm olarak tanımlanmış olan bu durum bir "chicken translate" ile "
kulak solucanı" olarak dilimize çevrilebilir. Bu konuda yapılan araştırmalar ile görülmüş ki, insanlar bu duruma farklı duyarlılıkta olsalar da, neredeyse herkes en az bir kere kafaya melodi takılmasına maruz kalmış.

Kendi başıma da sık sık gelen bir durum olduğundan, bilimsel bir ada sahip olması ilgimi çekmişti. Bu yazıyı yandaki resimle birlikte, bir gece kafamın içinde susmak bilmeyen, uykumu engelleyen ve artık hiç sevmediğim
Dancing Queen şarkısına ithaf ederim.

22 Ekim, 2009

63 - Gurur ve Önyargı namıdiğer Aşk ve Gurur

Perşembe, Ekim 22, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , 2 yorum
Jane Austen'ın kitaplarını merak edip Gurur ve Önyargı (Pride and Prejudice) ile Akıl ve Tutku(Sense and Sensibility) romanlarını okumuştum.

Emma Thompson ve Kate Winslet sevdiğim oyunculardandır ve bahsettiğim ikinci kitabın 1995 tarihli filmini önceden izlemiştim.

Gurur ve Önyargı'nın ülkemizde Aşk ve Gurur adı ile gösterime giren filmini de geç de olsa izledim. Film 2005 tarihli. Başrolünde Keira Knightley yer alıyor. Judi Dench'i de oyuncular arasında görüyoruz. Dvd bonus özelliklerinden öğrendiklerime göre filmin oyuncularının çoğu 19. yüzyıldaki kadın-erkek tanışma politikalarından memnun. O zamanlarda tanışmanın belli kurallar çerçevesinde gerçekleşmesinin, kişilerin üzerindeki baskıyı azalttığını, çünkü ne yapacaklarını bildiklerini düşünüyorlar.


Bunun dışında; filmin, kitabın konusuna ve ayrıntılarına oldukça sadık kaldığı söylenebilir. Okurken hayalinizde yarattığınız dünyanın bazı kısımlarını -örneğin dans sahneleri veya anne-kız ilişkileri- daha renkli olarak filmde bulabilirsiniz.

G
urur ve önyargı kavramlarını iyi bir biçimde işleyen bir film ve roman. Film uyarlamasında takdir ettiğim bir özellik de günümüze uyarlamak adına içine cinsellik katılmamış olmasıydı. Bunların dışında, o dönem havasını da merak ediyorsanız, hoşunuza gidecektir.

62 - Nip/Tuck'ın Anlamı

Perşembe, Ekim 22, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , , yorum yok
Ünlü dizi Nip/Tuck'ın adının nereden geldiğini merak ettiğimden bir zaman nip ve tuck kelimelerinin anlamlarına bakmıştım. Nip kesmek, tuck da katlamak anlamına geldiğinden bende özellikle yüz ile ilgili estetik ameliyatları çağrıştıran bir hava oluşturmuştu dizinin adı. 

Ancak yeni öğrendiğime göre "Nip and Tuck" meğer İngilizce'de bir deyimmiş ve şöyle bir anlamı varmış: "A close contest where neither opponent seems to be gaining the advantage."
Yani iki tarafın da avantaj kazanmadığı bir çatışma hali.


Bu isim diziye oldukça uygun, çünkü takip edenler bilirler, dizideki plastik cerrah ikilimizin bir işten çok daha fazla ortak noktası vardır. Buna aileleri ve sevdikleri de dahildir. 

Eğer izlemediyseniz, başlayın derim. Senaristler bazen sınırları denemeyi abartsalar da, özellikle ilk sezonlarının insan ilişkilerini iyi tahlil edip karakterleri tek boyutlu yansıtmamayı başardığını düşünüyorum.

20 Ekim, 2009

61 - Michael Moore ve Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi

Salı, Ekim 20, 2009 Gönderen Berna Arslan , , , 1 yorum
Filmekimi'nde şimdilik Michael Moore'un son belgeseli Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi'ni izleme fırsatı buldum. Her zamanki gibi mizahi bir dil kullanarak Amerika'da uygulanan kapitalizmin nelere yol açtığını özellikle bankalar ve yönetim ekseninde anlatmış. Mortgage krizine nelerin yol açtığını, sağlık ve eğitim gibi temel hakların paralı olmasının sonuçlarını akademisyenler, ekonomistler, halk ve hatta rahipler ile konuşarak göstermiş.


Son yıllarda Türkiye'de de şubelerini açan bazı bankaların amaçlarını ve yine son yıllarda insanların çalışmak için can attığı uluslararası bazı şirketlerin aşağıda anlatacağım yüz kızartan politikalarını Moore'un kamerasından hiç sıkılmadan izleyebilirsiniz.

İlginç bir örnek vermek gerekirse: 

Bazı firmalar çalışanların haberi olmadan onların üzerine sağlık sigortası yaparak, ölümlerinden kar elde ediyormuş. Kadınların erkeklerden, gençlerin de yaşlılardan daha uzun yaşaması beklendiğinden genç bir kadın çalışanın ölmesi, firmaya beklenilen en çok kazancı getiriyormuş. Bu sigortadan çalışanın ve ailesinin ise haberi olmuyormuş. En sevimsiz durumlardan biri ise, bu kanun ile ilgili maddede bu çalışanlardan "Dead Peasant" diye bahsedilmesi, yani "Ölü Irgat".

Bu ve bunun gibi birçok şaşıracağınız detayı ve Amerika'nın ekonomisinin neden bu duruma geldiğini, 2. Dünya Savaşı'ndan beri ne gibi değişimler olduğunu öğrenmek istiyorsanız, bu filmi kaçırmamalısınız.